|
Bilim ve Mefkure
Bilim tutkusu bir toplumda ne kadar güçlenirse, toplum da o denli kuvvetli olur.
Köprülüzade Fuat
Mefkureciliğin (ülkücülüğün) belki en önde gelen bir temsilcisi olarak tanıdığım Ziya Gökalp'in bir değerlendirmesini daima hatırlarım. Bir gün, kalabalık bir toplulukta, bizde bilim hayatının gelişmediğinden, gerçek anlamıyla alimlerimizin bulunmadığından söz edildiği bir sırada, merhum demişti ki;
"Bunun başlıca nedeni milli mefkureden (idealden, ülküden) yoksunluktur. Bir defa ruhlarımızda bu ateş yansın, onun ışığı memleketin muhtaç olduğu alimleri de yetiştirecektir."
Ziya, bazı karşıtlarının haksız olarak iddia ettikleri gibi, herhangi bir meseleyi yalnız bir cepheden görmekle yetinen basit bir adam değildi. Yalnız, çevre üzerinde kuvvetle etkili olmak ve etrafındakilerin inancını daima takviye etmek isteyen her aydınlatıcı gibi, matematiksel bir kesinlikle hükümlerini verir, muhataplarında yeni bir inanç uyandırmak isterdi. Ortaçağ zihniyetini yıkmak ve Osmanlılık kavramına saplanıp kalan softalara ve züppelere karşı tepki göstermek için memleketteki bütün fenalıkları, bütün yoksullukları milli mefkureden yoksun oluşumuza atfederdi. İşte o gün, çoğunluğu kozmopolitlerle medreselilerden oluşan toplulukta o tür bir dil kullanmasının başlıca nedeni de buydu. Yoksa çok geniş bilgisi ve çok kişisel görüşleriyle cidden bir harika olan bu büyük düşünürün, toplumsal gelişimin her türlü nedenlerini layıkıyla kavramamış olması asla düşünülemez.
ÜMMET BİLİNCİ ORTAÇAĞA AİTTİR
İyi düşünülecek olursa, Ziya'nın değerlendirmesinde her halde bir gerçek payı bulmamak mümkün değildir. Henüz milliyet duygusunu duymayarak sadece ümmet vicdanına, ümmet bilincine sahip olan sosyal bir topluluk tamamıyla ortaçağa ait bir oluşumdur. Böyle bir oluşum içinde serbest düşüncenin yeri yoktur ki, orada modern anlamıyla bilim var olabilsin. Son zamanlara kadar memleketimizde bilim ve alim denilince, sadece dini nitelikte medrese bilgilerinin ve medrese adamlarının hatıra gelmesi, müsbet bilimlerin hiçbir yerinin olmaması buna bir kanıt değil midir? Daha birkaç yıl öncesine gelinceye kadar, Şeyhülislamlık kurumu karşısında serbest düşünmeye ve bu serbest düşünceleri açıklamaya imkan var mıydı? Bu durumda ve bu zihniyette bulunan bir memlekette modern bilim düşüncesinin gelişmesine imkan olamayacağı adeta bir aksiyomdur. Türk milleti ancak kendi milliyetini idrak ettikten sonradır ki, hakimiyetini kendi eline aldı ve milliyet esaslarına dayanan bir milli devlet kurmayı başardı. Bu nedenle, memlekette modern bilimin gelişmesi ve ilerlemesi de ancak bundan sonra mümkün olabilecektir. İşte bu şekilde düşünülecek olursa Ziya'ya hak vermemek mümkün müdür?
Türk milletinin, daha İslamiyet'ten önceki zamanlardan başlayarak bugüne kadar fikir ve sanat alanlarında yaptığı işler, genellikle sanıldığından çok fazladır. Geçmişimize ait arkeoloji ve tarih araştırmalarının sürekli ilerlemesi sayesinde, İslamiyet'ten önce olsun, İslam medeniyeti çerçevesinde olsun Türk'ün fikir ve sanat hayatına hiçbir zaman ilgisiz kalmadığı her gün daha kuvvetle anlaşılıyor. En azından 1200 yıldan beri Türklerin edebiyatı olduğu, Türk halk edebiyatının komşu kavimler üzerinde izler bıraktığı, İslam mimarisi dahilinde Türk mimarisinin bağımsız ve çok kuvvetli bir gelişim geçirdiği, İslam medeniyetinin oluşumunda Türklerin büyük ve canlı bir rolü olduğu adeta aksiyom hükmüne girmiştir. Ancak, bütün bunlara rağmen, dünya tarihinin genel yürüyüşü üzerinde Türklerin maddi bakımdan, bu manevi rolle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir etkisi olduğunu unutmamalıyız. Türk'ün maddi ve manevi alanlardaki bu etkilerini karşılaştırınca ulaştığımız sonuç şudur; tarihin hiçbir döneminde manevi kuvvetimiz maddi kuvvetimizle orantılı olmamıştır. Fikir ve sanat alanında kendisini gösteren manevi kuvvetimiz, her zaman siyaset ve askerlik alanında kendini gösteren maddi kuvvetimizden çok aşağıda kalmış, onunla eşit sayılabilecek bir mertebeye asla yükselmemiştir.
Burada bu olayın nedenlerini analize kalkışacak değiliz. Sonuçlarına gelince, son asırlara kadar Türk'ün maddi kuvveti için o kadar zararlı olmayan bu dengesizliğin, iki asırdan beri çok elim sonuçlar verdiğini biliyoruz. Özellikle bugün, bilim ve onun uygulamasından ibaret olan teknik bütün hayatın yürüyüşüne hakim olmuş, maddi kuvvet manevi kuvvetin bir sonucu, adeta bir doğal ürünü olmuştur. Bilimde ve bilimin uygulamasında yani fikri ve manevi alanda hangi milletler daha çok ilerlemişse maddi kuvvet de onlardadır. Ve bugünkü genel hayat mücadelesinde ancak manen kuvvetli olanlar kazanabiliyor. Genel hayatın bu açık doğrultusu karşısında, manevi kuvvetlere ve değerlere yani bilime ve sanata artık eskisi gibi ilgisiz kalamayız.
TOPLUMSAL KUVVETİN ÖLÇÜSÜ, BİLİMİN DERECESİDİR
Okullar, üniversiteler, laboratuvarlar, kütüphaneler ve diğer her türlü bilim ve kültür kurumları, bugünkü ilerlemeye göre, birer milli savunma kurumlarından başka bir şey değildir ve milletlerin maddi kuvvetleri de her şeyden önce bu manevi kuvvetlerin derecesiyle ölçülüyor.
Bu ihtiyacı çok derinden duyan ve bu gerçeği pek iyi anlayan Cumhuriyet yönetimi, memlekette kültür düzeyini yükseltmek, ihtiyaç duyduğumuz bilim kurumlarını hızla kurmak, bunları yaşatacak maddi ve manevi araçları sağlamak için her gün daha artan bir gayretle çalışıyor. Bu çalışmanın başarıyla ve hızla sonuçlanması, ürün vermesi için gençliğin fikir hareketleriyle yakından ilgili olması ve bu tür manevi değerlere karşı kuvvetli bir ilgi, derin bir ihtiras duyması lazımdır. İnsani ihtirasların şüphesiz en asili olan bu bilim ihtirası, yani gerçek ve fazilet aşkı bir toplumda ne kadar kuvvetlenirse, toplum da maddi ve manevi bakımdan o kadar kuvvetli olur. Bununla birlikte, aralıksız emek, fedakarlık, alçakgönüllülük ve samimiyet gibi çok insani esaslara dayanan bilim ve uzmanlık hayatına atılmak için, büyük bir iradeye ve özellikle milli ve insani bir mefkureye sahip olmak zorunludur. Memleketin milli mefkureden yoksun olduğu zamanlarda, aramızda bu tür insanların yetişmemesini doğal görebilirdik. Fakat şimdi, bu milli ihtiyacın bir an önce tatminine mecburuz. Kalplerinde milli mefkurenin kutsal ateşi yanan gençler, sınırda nöbet bekleyen askerin ruhundaki fedakarlık hisleriyle görevlerine sarıldıkları zaman, muhtaç olduğumuz bilim adamlarına kavuşabileceğiz.
Hayat, Sayı 54, 8 Aralık 1927, Cilt III, s.21-22., Ankara. |