13/6/2006 - İÇİNİZDEKİ ZEHİRİ AKITIN GİTSİN! / ŞULE KÖKTÜRK - ÖZNUR OĞRAŞ
| Hafta Sonu 10.06.2006 |
|
Güzellik uğruna sağlığınızdan olmayın
Estetiğin de mevsimi var
ÖZNUR OĞRAŞ
Güzelleşmek, dış görünüşü değiştirmek, yenilenmek ve iç huzuru sağlamak.. İnsan doğasındaki bu olgu kimi zaman estetik operasyonları gerektiriyor. Düşük kaşlar, sarkan yanak ve gıdı, ince dudaklar, derinleşen hatlar, kırışan cilt, düşük kalça ve memeler nedeniyle plastik cerrahların kapısı çalınıyor.
Sadece kadınların değil erkeklerin de sıkça başvurduğu estetik operasyonlar bilinçsiz yapıldığı taktirde geri dönülmez deformasyonlara neden oluyor. Uzmanlar uyarıyor, ''özellikle yazın estetikten uzak durun'' . Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Özhan Celebiler , sadece sıcak ve güneş ışınlarının etkilemeyeceği, kısa zamanda iyileşme gösteren küçük operasyonların yaz aylarında yapılabileceğini söylüyor: ''Bunlar küçük yağ alma işlem leri, kemiğe müdahale gerektirmeyen küçük burun ameliyatları, kaş asma vücut ya da yüz bölgesi dolguları ile botks gibi müdahaleler.''
Celebiler, uyarıları dikkate almayan ''gurbetçilerin'' ise istisna oluşturdouklarını belirtiyor. Özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında tatil için Türkiye'ye gelen Türkler, her türlü estetik ameliyatlarını gerçekleştirip dönüyorlar.
Direk güneş ışığına maruz kalması nedeniyle yüz gerdirme işlemleri ile göz kapağı ameliyatlarının yaz aylarında yapılmaması gerektiğini vurgulayan Celebiler, ''Aşırı sıcaklarda ameliyatlardan 10 -15 gün sonra bile kanamalar görülebileceğinden burun ameliyatları önermiyoruz. Oluşan şişliklerin geçmesi ile etkileri tam olarak 3 ay sonra görülecek bazı yağ alma veya yüz estetikleri yine yaz başında son buluyor'' diyor.
Estetik ameliyat yaptırmanın belirli bir yaş sınırlaması yok. Ancak kişiliğin oturması şart. Bir başka önemli nokta ise operasyon yapılacak bölgenin anatomik olarak gelişimini tamamlaması. Örneğin burun gelişimini ancak 17-18 yaşında tamamlar.
AMAÇ MUTLU OLMAK
Doğru zamanda, doğru kişilerce ve yeteri kadar yapılmış bir müdahalenin hastaya zararı olmuyor. Celebiler, ''Bu işlem zaten kişinin mutluluğu için yapılıyor. Ama hayatındaki başarısızlığı kendi vücuduna mal eden ve ameliyattan sonra iş ve evlilik yaşamında her şeyin yoluna gideceğini bekleyen kişi, bu olmazsa psikolojik olarak daha kötü olabilir'' diye konuşuyor.
Celebiler, hastalık derecesinde kendisiyle oynayan kişilerin ise zaten hiç bir zaman mutlu olamayacağının altını çiziyor. Celebiler, ehliyetsiz kişilere karşı da uyarıyor. Celebiler, pek çok hastanın bu insanlar tarafından sakat bırakıldığını, özellikle İstanbul'da ehliyetsiz kişilerin sayısında önemli bir artış olduğunu söylerken ''Hastalar doktorun söylediklerinden önce diplomasına bakmalı" diyor.
Her sabah içilen maydanoz suyu, zehirli maddelerin atımını hızlandırıyor, badem cilde ve saçlara iyi geliyor
İçinizdeki zehri akıtın gitsin!
ŞULE KÖKTÜRK 
Son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz detoks kampları ve detoks diyetler şekle girmek, sağlıklı beslenmek ve kilo vermek için uygulanan yöntemler arasında yer alıyor. Detoks, toksinlerden (vücuttaki zehirli maddeler) arınma anlamına geliyor. Normalde terleme, solunum, dışkılama ve idrara çıkma ile zaten toksinleri atıyoruz, ancak çevre koşulları, sigara ve alkol kullanımı, beslenme düzeyi bu sistemleri etkiliyor ve toksinlerden arınma sekteye uğruyor.
Diyetin son moda akımı bu detoks diyetlerle ilgili bilgi veren Türkiye Diyetisyenler Derneği İstanbul Şubesi 2. Başkanı Fatmagül Yılmaz , detoks için doğal beslenmenin ilk kural olduğunu vurguluyor. Sağlıklı beslenme kurallarına uymanın zaten vücutta detoks işlevi göreceğini ifade eden Yılmaz ''Burada savunulan sebze ve meyve ağırlıklı, tam tahıl ekmeği, kuru baklagiller, yağlı tohumlar, balık, yoğurt (Prebiyotik olanlar tercih edilmesi daha uygundur) ağırlıklı bir beslenme modelidir. Bunun yanında meyve suları, sebze suları, bitki çayları, yeşil çay ve bol su içimi detoks için gereklidir'' diyor. Detoks diyetlerin, 1, 3 veya 7 gün en fazla 10 gün uygulandığını vurgulayan Fatmagül Yılmaz, bu süreçte alkol, kafein, hazır gıdalar ve kızartmalardan uzak durmayı öneriyor. Detoks diyetlerin senede iki kez özellikle mevsim geçişlerinde uygulanacağını ifade eden Yılmaz, kişiye özel olmayan detoks diyetlerin hamile, şeker hastalığı olanlar ve her hangi bir organ yetmezliği olanlara (böbrek, kalp vb.), büyüme ve gelişme çağındaki çocuklara önermediklerine dikkat çekti.
Kadınlara günde 1 kivi
| Hafta Sonu 10.06.2006 |
 |
Detoks uygularken kullanılan besinler şöyle:
MAYDANOZ SUYU: İdrar söktürücü özelliği bulunuyor. Yüksek oranda C vitamini içeriyor. Her sabah maydanoz suyu toksinlerin atımında faydalı.
KİVİ: Hem C vitamini hem de E vitamini içeriği yüksek olan kivi kalsiyum içeriği yüksek bir besin. Özellikle kadınların günde bir tane tüketmeleri tercih ediliyor.
BADEM: Yağ seviyesini dengelemek için tercih ediliyor. Cilde ve saçlara iyi geliyor.
FINDIK VE CEVİZ: Yağ seviyesi ile tokluk verir, artı omega - 3 içeriği ile kalp - damar sağlığı için olumlu etkileri bulunuyor.
MÜSLİ: Sabahları kuru meyve ve fındık veya cevizle karıştırıp, yarım yağlı süt ile tüketilebilir. Kan şekerini dengeleyip uzun süre tok kalmayı sağlıyor.
ELMA: Bağırsakların doğal boşalımını sağlıyor. Havuçla beraber tüketildiğinde A vitamini açısından katkı sağlıyor.
SOĞAN ÇORBASI: Bağırsakların iyi çalışmasına katkıda bulunuyor. Kalp sağlığı için olumlu etkisi de uzmanlarca yineleniyor.
ÜZÜM SUYU: Demir içeriği ile katkı sağlıyor. Damar sağlığı için yararlı olan üzüm suyu, kolesterol plaklarının oluşumunu engelliyor.
BROKOLİ, KARNABAHAR, BRÜKSEL LAHANASI, KEREVİZ, ENGİNAR: Karaciğerin dostudur. Kansere yakalanma riskini azaltıyor.
DOMATES, GREYFRUT, SARMISAK: İlaç gibi besinler arasında sayılıyor. Bunlara karaciğer dostu olan sebzeler de dahildir.
YAĞSIZ SÜT: Günde 1 su bardağı içilmesi kadılarda meme kanserine yakalanma riskini azaltıyor.
PREBİYOTİK YOĞURT VE SÜTLER: Bağırsaklardaki yarlı bakterilerin devamlılığını sağlayarak bağırsak hareketlerini düzenliyor ve kolon kanserine yakalanma riskini azaltıyor.
PORTAKAL, LİMON: C vitamini içeriğiyle vücut direncinin artmasını sağlıyor.
ANANAS: Sindirime yardımcı oluyor.
Bunların yanı sıra yeşil çay, biberiye, kekik çayı, ada çayı; günde 2 fincan mutlaka ve bol su içilmeli.
Dereotu ve fesleğen iyi antioksidanlardandır. Yine yemeklere zerdeçal, kimyon ve zencefil eklenebilir.
ZEYTİNYAĞI: Bağırsakların beslenmesini sağlıyor.
KABIZLIĞA BALLI ÇÖZÜM
**Kabızlık problemi yaşamamak için ılıtılmış suyun içine 1 tatlı kaşığı bal veya pekmez ekleyip (üzerine de alınabilir) sonrasında 15 - 30 dakika egzersiz yaparak bağırsakların hareketlenmesini sağlayabilirsiniz.
**Bahar aylarıyla gelen yorgunluğu azaltmak için B vitamini içeriği yüksek besinler daha çok ağırlık verilebilir.
**Tuz ve tuz içeriği yüksek besinler; salamura, konserve, kuruyemiş ve turşu gibi tüketmemek gerekiyor. Vücudun ödem tutmasına neden olur.
Dikkat! Susuz kalmış olabilirsiniz
Ne kadar kalori, o kadar su
Hayat suda başladı... Anne karnında da su dolu bir ortamda başlıyor hikayemiz. Vücudumuzun yüzde 66'sı, kas ağırlığımızın yüzde 72'si yağ dokusunun ise yüzde 12'si sudan oluşuyor. Ancak, bizim için vazgeçilmezler arasında olması gereken suyu bazen unutuyor bazen de yerini başka şeylerle doldurmaya çalışıyoruz. Bir insan, aç olarak haftalarca yaşayabilse de, 1 hafta susuz kaldığında ölümle yüz yüze geliyor. Vücudumuz, alınan besini yakıp ısı enerjisini ortaya çıkarabilmek için suya ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle erişkin bir insanın günde ortalama 2- 3 litre su içmesi gerekiyor.
Suyun hayatımızdaki önemi ile ilgili bilgi veren Türkiye Diyetisyenler Derneği İstanbul Şubesi 2. Başkanı Fatmagül Yılmaz , aldığımız kaloriye göre tüketilmesi gereken su mikranının değiştiğini belirterek ''Günde 2 bin kalori alıyorsak 2 litre, 5 bin kalori alıyorsak da 5 litre su almalıyız. Su oranımızda yüzde 3'lük bir kayıp bile konsantrasyonda düşmeye ve performans kaybına yol açar, bu oran yüzde 10 olduğunda hayati tehlike başlar. Oysa vücudumuzdaki karbonhidrat ve yağın tümünü, proteinin ise yarısını kaybettiğimiz zaman hayati tehlike söz konusudur. Bu kayıp yüzde 20'ye ulaştığında ise sonuç ölümdür'' diyor.
Günlük sıvı ihtiyacımızın bir kısmını besinlerden ve diğer sıvı içeceklerden de alıyoruz. Ancak Fatmagül Yılmaz, günlük sıvı ihtiyacımızı çay ya da kahve ile karşılayamayacağımız, çünkü, çünkü diüretik (idrar söktürücü) etkisi nedeniyle, bu içeceklerin sıvı atımını arttırdığını vurguluyor. Yılmaz, ''İdrarımızın rengi açık ve miktarı fazla, derimizin canlı ve elastik olmasının, ısı dengemizde problem olmamasının, yeterli sıvı aldığımızı gösterdiğine'' dikkat çekiyor. Havanın nem, ısı dengesi ve fiziksel aktivite durumunuzun su ihtiyacımızın ikinci belirleyicisi olduğunu vurgulayan Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürüyor: ''Hamilelik ve emziklilik döneminde sıvı ihtiyacı 3 litreye çıkar ve bunun en az 8 bardağı mutlaka su olmalıdır. Çünkü hamilelikte hormonlar farklılaşmaya başlar, emzirirken de süt oluşumu için gereklidir. Sporcularda su alımının iyi olmaması performans kaybına yol açar. İhtiyaç, yapılan spor türüne ve ortam ısısına göre değişir.''
| Hafta Sonu 10.06.2006 |

Kepekli ekmekler diyet yapanların en büyük yardımcılarından biri. Çünkü tokluk hissi yaratıyor.
| Hafta Sonu 10.06.2006 |
|
Şok diyet obezite nedeni
Mevsim değişikliklerinde bünyemizi güçlü tutmak ve kronik yorgunluktan kurtulmak için ne yapabiliriz? İşte yanıtı:
**Meyve ve sebze tüketiimize özen gösterin,
**Bol su için,
**Alkolden uzak durun
**Kafeinli içecekler, kolalı ve gazlı içeceklerden almayın,
**Kızartma ve kavurma tarzı besinlerden, yağ içeriği yüksek besinlerden, tuz oranı yüksek besinlerden uzak durun,
**Sebze- meyve tüketiminin yanında, ekmek olarak tam tahıllı ekmek, yulaf veya çavdar ya da kepek ekmeği tercih edin,
**Haftada en az bir kez kuru baklagiller tüketmeye özen gösterin,
**Kabuklu yenebilecek meyveleri kabuklu yiyin,
**Az ve sık öğünler oluşturun,
**Havanın ısı düzeyine ve alınan günlük kaloriye göre su miktarını ayarlayın, yaz aylarında, ortalama 2,5- 3 litre içilebilir.
**Daha hareketli ve zinde olmak için daha çok hafif besinleri tercih edin.  | | |
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/2/2006 - Viagra Hakkında
VIAGRA'nın içinde ne vardır?
VIAGRA'nın aktif maddesinin adı sildenafil'dir. Her tablet sildenafil (sitrat olarak) içerir. VIAGRA film-kaplı tabletler mavi, yuvarlağımsı-elmas biçimindedir. Bir yüzünde "PFIZER" ve öteki yüzünde "VGR 25" yazıları vardır. Tabletler 4 tabletlik blister ambalajlarda kullanıma sunulmuştur.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA nedir?
VIAGRA fosfodiesteraz tip 5 inhibitörleri adı verilen bir ilaç grubuna dahildir. Penisteki kan damarlarının gevşemesine yardımcı olarak cinsel uyarı sırasında kanın penise akımını sağlamak suretiyle etki gösterir. VIAGRA ancak ve sadece cinsel yoldan uyarılmanız durumunda doğal yolla sertleşme oluşmasına yardım eder. Sertleşme kusurunuz yoksa VIAGRA almayınız. Kadınlar VIAGRA almamalıdır.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA niçin kullanılır?
VIAGRA erkeklerde sertleşme sorununda kullanılır. Sertleşme sorunu, bir erkekte cinsel aktivite için gerekli, penis sertleşmesinin sağlanamaması veya sertliğin korunamamasıdır.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA HANGİ DURUMLARDA KULLANILMAMALIDIR?
Sizde aşağıdaki durumlardan biri varsa VIAGRA ALMAYIN:
Eğer nitrat veya amil nitrit gibi nitrik oksit veren maddeleri içeren İlaçlar (Nitrogliserin, isosorbid mononitrat, isosorbid nitrat, pentoeritritol tetranitrat, eritritil tetranitrat, isosorbid dinitrat / fenobarbital, amil nitrat veya nitrit, butil nitrat) kullanıyorsanız VIAGRA almayınız. Bu ilaçlar, sıklıkla angina pektoris (Koroner damar hastalığıyla ilgili göğüs ağrısı) için kullanılan ilaçlardır. VIAGRA bu ilaçların etkilerinde ciddi bir artışa neden olabilir. Bu ilaçlardan birini kullanıyorsanız doktorunuza söyleyiniz. Emin değilseniz doktor veya eczacınıza sorunuz.
Eğer VIAGRA'ya karşı alerjik bir reaksiyonunuz varsa VIAGRA almamanız gerekir. Alerjik reaksiyonlar bir döküntü, kaşıntı veya yüzde şişme, dudaklarda şişme veya nefes darlığı biçiminde olabilir eğer daha önce böyle bir olay yaşadıysanız doktorunuza söyleyiniz.
Eğer önemli bir karaciğer veya kalp sorununuz varsa.
Eğer kısa bir süre önce felç veya kalp krizi geçirdiyseniz ya da tansiyonunuz düşükse.
Eğer (retinitis pigmentosa) gibi belirli bir kalıtsal göz hastalığınız varsa.
VIAGRA kullanıyorsanız aynı anda başka erektil disfonksiyon ajanları ile birlikte kulanmamalısınız.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA ne zaman ihtiyatlı olarak kullanılmalıdır?
Doktorunuza söylemeniz gerekenler:
Eğer orak hücre anemisi (kırmızı kan hücrelerindeki bir anormallik), lösemi (kan hücrelerinin kanseri), multipl myelom (kemik iliği kanseri), veya peniste her hangi bir hastalık veya biçim bozukluğu varsa.
Eğer halen mide ülseri veya (hemofili gibi) bir kanama bozukluğu varsa.
Anasayfaya dön | Başa dön...
Yaşı 65'in üzerinde olan hastalar için özellikle göz önüne alınması gerekenler nelerdir?
Eğer 65 yaşın üzerinde iseniz VIAGRA'nın ilk dozunda ayarlama yapılmalıdır.
Anasayfaya dön | Başa dön...
Böbrek veya karaciğer sorunları olan hastaların özellikle nelere dikkat etmesi gerekir?
Böbrek veya karaciğer sorunlarınız varsa bunları doktorunuza söylemeniz gerekir. Doktorunuz ilacı farklı bir dozda almanıza karar verebilir.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA alırken taşıt kullanabilir misiniz?
VIAGRA başdönmesine neden olabilir ve görmeyi geçici olarak etkileyebilir. Taşıt veya makina kullanmadan önce VIAGRA'ya karşı nasıl bir reaksiyon gösterdiğinizi bilmeniz gerekir.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA başka ilaçlar ile birlikte alınabilir mi?
Aldığınız diğer bütün ilaçları doktorunuza söylemeniz gerekmektedir. VIAGRA tabletleri bazı ilaçlarla, özellikle angina pektoris tedavisi amacıyla kullanılan ilaçlar ile etkileşebilir. VİAGRA KULLANMANIZA MÜTEAKİP ACİL BİR TIBBİ OLAYIN MEYDANA GELMESİ DURUMUNDA, SİZE MÜDAHELE EDEN VEYA TEDAVİ UYGULAYAN KİŞİYE VIAGRA ALDIĞINIZI SÖYLEMENİZ GEREKİR.VIAGRA ile birlikte başka ilaçları kullanmadan önce doktorunuza danışın. AIDS (HIV) gibi durumların tedavisi için, özel bir ilaç, proteaz inhibitörleri kullanıyorsanız, doktorunuza bildiriniz. VIAGRA, nitratların veya amil nitrit gibi nitrik oksit vericisi olan ilaçların etkilerinin ciddi biçimde artmasına neden olabilir. Bu ilaçlar sıklıkla angina pektoris (veya "göğüs ağrısı") tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Bu ilaçları kullanıyorsanız VIAGRA ALMAYINIZ.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA Tabletleri nasıl alınmalıdır?
Doktorunuz hangi VIAGRA dozunun sizin için en uygun doz olduğuna karar verecektir. Doktorunuzun size söylediğinden fazla sayıda tablet almamalısınız. VIAGRA cinsel aktiviteden yaklaşık bir saat önce alınmalıdır. Tableti bütün olarak bir miktar suyla birlikte yutunuz. VIAGRA ancak cinsel yoldan uyarıldığınızda sertleşmeye yardımcı olacaktır. Cinsel olarak uyarılmadığınızda VIAGRA sertleşmeye yol açmayacaktır. VIAGRA'nın etki göstermesi için gereken zaman kişiden kişiye değişmekle birlikte, bu süre normalde yarım saat ile bir saat arasındadır. Ağır bir yemek yediyseniz VIAGRA daha geç etki gösterebilir. Fazla miktarda alkol alınması, sertleşme yeteneğini geçici olarak azaltabilir. Sertleşme yeteneğinin azalmaması için, cinsel aktiviteden önce alkol tüketmeyiniz. VIAGRA sertleşme sağlamaya yardımcı olmazsa ya da sertleşme cinsel ilişkiyi tamamlamaya yetecek kadar uzun sürmezse doktorunuza bildiriniz. VIAGRA günde bir defadan fazla kullanılmamalıdır.
Anasayfaya dön | Başa dön...
Fazla tablet alırsanız ne olur?
100 mg'ın üzerindeki dozlar ilacın etkinliğini artırmamaktadır. Ancak, yüksek dozlarda alındığında, ilacın istenmeyen etkileri ve bunların şiddeti artabilir. Doktorunuzun size söylediğinden fazla sayıda tablet almamalısınız. Size söylenenden daha fazla sayıda tablet alırsanız doktorunuza haber veriniz.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA her hangi bir istenmeyen etkiye neden olur mu?
VIAGRA tavsiye edilen dozlarda ve kullanım şartlarında bazı istenmeyen etkilere neden olabilir. Bu etkiler normalde hafif veya orta derecelidir. En sık görülen istenmeyen etkiler başağrısı ve yüzde sıcak basmasıdır. En az bildirilen istenmeyen etkiler hazımsızlık, başdönmesi, burun tıkanıklığı ve görmeyle ilgili geçici etkilerdir (renkleri karıştırma, göz kamaşması veya bulanık görme). VIAGRA günde bir defadan fazla alınırsa adalelerde ağrı oluşabilir. Seyrek olarak, VIAGRA aldıktan sonra uzun süreli ve bazen ağrılı sertleşmeler bildirilmiştir. Dört saatten uzun süren bir sertleşmeyi derhal doktorunuza haber veriniz. İstenmeyen etkilerden herhangi biri sizde varsa ve rahatsızlık veriyorsa, etkiler şiddetli ise veya tedavinin kesilmesine rağmen devam ediyorsa durumu doktorunuza bildiriniz. VIAGRA'nın bu broşürde yer almayan bir istenmeyen etkisini fark ettiyseniz lütfen doktorunuza veya eczacınıza söyleyiniz.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA tabletleri nasıl saklanmalıdır?
Kutudaki son kullanma tarihi geçtikten sonra ilacı kullanmayınız. İlacı 30ºC nin altındaki oda sıcaklığında saklayınız. Tabletleri orijinal kutusunda tutunuz, nemden koruyunuz. VIAGRA'yı çocuklardan uzak tutunuz.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA'nın reçetelendirilmesi nasıldır?
Viagra reçete ile satılır.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA'nın dozu nasıl ayarlanır?
Viagra'nın çeşitli dozları vardır. (25, 50, 100mg). Eğer beklediğiniz sonucu elde edemediyseniz doktorunuzla görüşünüz. En iyi kararı doktorunuzla birlikte vereceksiniz.
Doktorunuzun tavsiyesinden fazla doz kullanmayınız.
Viagra'yı günde bir defadan fazla kullanmayınız.
65 yaşın üstündeyseniz, ciddi karaciğer veya böbrek probleminiz varsa doktorunuz en düşük VIAGRA dozundan (25mg) almanızı isteyecektir. Eğer proteaz inhibitörü kullanıyorsanız, doktorunuz 25mg'lık VIAGRA dozunu önerecek ve iki günde bu 25mg'lıktan bir taneden fazla almamanızı tavsiye edecektir.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA cinsel ilişkiden ne kadar zaman önce alınmalıdır?
Viagra cinsel ilişkiden bir saat önce alınmalıdır. İlacı aldıktan 30 dakika sonra etkisi başlar ve 4 saat kadar ereksiyonunuza yardımcı olur. Ereksiyon siz cinsel olarak uyarıldığınızda olacaktır. Yağlı yemekler (örneğin hamburger ve patates kızartması) Viagra'nın etkisine başlamasını geciktirebilir.
Anasayfaya dön | Başa dön...
VIAGRA'nın fiyatı ne kadar?
| CIALIS Film Kaplı Tablet 20 mg 2 tablet/kutu 33.910.000 TL (33.91 YTL) |
| |
| VIAGRA Film Kaplı Tablet 100 mg 4 tablet/kutu 66.370.000 TL (66,37 YTL) |
| VIAGRA Film Kaplı Tablet 50 mg 4 tablet/kutu 55.380.000 TL (55,38 YTL) |
| VIAGRA Film Kaplı Tablet 25 mg 4 tablet/kutu 43.210.000 TL (43,21 YTL) |
| |
| SILDEGRA Film Kaplı Tablet 50 mg 4 tablet/kutu 53.380.000 TL (53,38 YTL) |
| |
| VIGRANDE Film Kaplı Tablet 100 mg 4 tablet/kutu 65.510.000 TL (65,51 YTL) |
| VIGRANDE Film Kaplı Tablet 50 mg 4 tablet/kutu 43.090.000 TL (43,09 YTL) |
| VIGRANDE Film Kaplı Tablet 25 mg 4 tablet/kutu 28.000.000 TL (28 YTL) |
| |
| LEVITRA Film Kaplı Tablet 20 mg 4 tablet/kutu 71.410.000 TL (71,41 YTL) |
| LEVITRA Film Kaplı Tablet 10 mg 4 tablet/kutu 56.530.000 TL (56,53 YTL) |
| LEVITRA Film Kaplı Tablet 5 mg 4 tablet/kutu 37.500.000 TL (37,50 YTL) | |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/2/2006 - Sağlık... Sağlık...
|
Cumhuriyet 28.06.2003 |
|
sağlIk
Prostat kanseri tedavisinde yeni seçenekler
Pek çok erkeğin korkulu rüyası olan prostat kanserinin tedavisinde bugün 6 farklı yöntem uygulanıyor.
Kadınlarda göğüs, erkeklerde prostat, yaş ilerledikçe sorun çıkartan iki üreme organı. Kadınlar için göğüs kanseri ne kadar tehlikeliyse, prostat kanseri de erkekler için aynı derecede riskli. Üretranın (idrar yolu) çaprazında, rektumun (bağırsağın makada bitişik düz parçası) önünde yer alan ceviz büyüklüğünde bir bez olan prostat, spermlerin vücut dışında daha kolay hareket etmesini sağlayan bir sıvı salgılar.
Erkek yaşlandıkça bu bez büyüyerek -bazen şeftali boyutlarına ulaşır- idrar yapmayı zorlaştırır; mesane (idrar kesesi) veya böbrek sorunlarına yol açar. Ayrıca bu evrede tümör eğilimi artar. Bu tümörler mesaneye, lenf nodüllerine veya kemiklere sıçrayabilir. Prostat kanseri erkeklerdeki en yaygın kanser türleri sıralamasında ikinci (birinci deri kanseri), ölüme neden olan kanser tipi sıralamasında da ikincidir (birinci akciğer kanseri). Prostat kanseri çok yavaş ilerleyen bir kanser türüdür. Öyle ki hasta senelerce yaşayabilir ve ölümü başka bir nedene bağlı olabilir. Ne var ki hastalık kemiklere sıçrarsa, tedavisi olanaksızlaşır ve pek çok kanser tipinde olduğu gibi çok acılı seyreder.
Ancak prostat kanserinden ölümler giderek azalıyor. Amerikan Kanser Birliği'nin tahminlerine göre bu yıl ABD'de prostat kanserinden ölenlerin sayısı 29.000'e düşecek. Bu sayı 2001'de 31.500 ve 2002'de 35.000 idi. (Bir karşılaştırma için, kadınlarda göğüs kanserinden ölenlerin sayısı son 10 yılda 43.000'den 39.800'e geriledi).
Ölümler azalıyor
Prostat kanserindeki bu azalma teşhis ve tedavideki iyileşmeye bağlanıyor. Sözgelimi akciğer kanseri ile karşılaştırdığımız zaman, prostat kanserinin risk fatörleri ya bilinmiyor ya da kaçınılmaz oluyor. Yaş bunlardan biri. 40'lı ve 50'li yaşlar arası, hastalık 53 erkeğin birinde, 60 ve 79 yaşları arasında 7 erkeğin birinde görülüyor. Ailelerinde prostat kanseri vakası olanlarda bu risk daha yüksek.
Bazı bilimsel çalışmalara göre obezite ve hayvani yağ bakımından zengin gıdalarla beslenmek hastalık riskini artırıyor. Domateste bulanan likopen'in koruyucu etkisi olduğu düşünülüyor. Bu arada vasektomi (meni kanalı ameliyatı), bisiklete binme ve aktif bir seks yaşamının (veya seksten uzak durmanın) herhangi bir etkisinin olduğu konusunda somut bir bulgu söz konusu değil.
Teşhis konusunda son 20 yılın en önemli gelişmesi PSA denilen (prostat spesifik antijen) basit bir test. PSA'nın kan düzeyinin yükselmesi prostattaki değişiklikleri haber verir. Kural olarak 4'ün üzerindeki PSA değeri bir uyarı olarak algılanmalı. 2,5'un üzerindeki bir değer, kişi 40'li yaşlarındaysa, kuşku uyandırıcı bir durum olarak ele alınabilir. Pek çok doktor, tek bir değerden çok, ardarda yapılan ölçümlerin daha anlamlı olduğu konusunda hemfikir. Yüksek bir değer ikinci bir test ile doğrulanırsa doktorlar biyopsi isteyebilir. Kanser hücreleri, eğer varsa, Gleason ölçeğine göre değerlendirilir. 1 ile 10 arasındaki bu ölçekte sayı ne kadar yüksekse tümör o denli tehlikelidir.
İşte bu nedenle tedavinin nasıl bir seyir izleyeceği, hastaya ve doktora bağlıdır. Bu süreç, modern tıbbın karşı karşıya kaldığı en zor seçimlerden biridir. Tedavi seçenekleri birden fazladır; yan etkiler konusunda kesin bir tahminde bulunmak zordur; en kötüsü de bunun bir ölüm kalım meselesi olmasıdır.
Hastalığın yavaş bir seyir izlediği yaşlı hastalarda hiçbir şey yapmamak belki de en iyi çözümdür. Tedavi konusunda alınan herhangi bir karar herkes için geçerli olmadığı için, Newsweek 6 farklı yöntemi artı ve eksileriyle tek tek inceliyor ve bu tedavilerin uygulandığı kişilerin görüşlerine de yer vererek uygulamada ortaya çıkan sorunlara dikkat çekiyor.
Radikal prostatektomi
Konvansiyonel açık ameliyat yöntemi ile prostatın çıkartılması, diğer tedavilerin işe yaramadığı durumlarda altın standarttır. ''Prostat bezi ile sınırlı kanseri ortadan kaldırmanın en iyi yolu bezin total olarak çıkartılmasıdır'' diye konuşan Johns Hopkins'ten ürolog Patrick Walsh, bugüne dek 3.000 prostatektomi ameliyatı yapmış. Ortalama olarak, kanserli bir prostatta 7 belirgin tümör bulunduğunu belirten Walsh, ''Hasta ne kadar gençse ve önünde ne kadar uzun bir yaşam süresi varsa, prostatının çıkartılması konusunda daha uzun düşünmek gerekir'' diyor.
Hasta öyküsü: Bu tedaviyi seçenlerden biri 59 yaşındaki yazılım uzmanı Myle Holley . ''Prostatımın çıkartılmasını ben istedim'' diye konuşan Holley, ameliyatının üzerinden üç ay geçtiğini ve kendini sağlıklı hissettiğini belirtiyor. Ne var ki bu arada operasyonun yan etkileriyle tanışıyor. Mesane üzerinde kısmi kontrol kaybı ve cinsel iktidarsızlık bunların başında. Prostat, penis ve mesaneye giden kan damarı ve sinir yollarının üzerinde bulunur. Dolayısıyla damar ve sinirlere zarar vermeden bezi çıkartmak olanaksızdır.
Bu zararın boyutları, doğal olarak, hastaya ve cerrahın yeteneğine bağlıdır. Pek çok erkek, zaman içinde mesane kontrolunu yeniden kazanır. Ne var ki çok az sayıda hastada bu kontrol bir daha geri kazanılmaz. Pek çoğu, özellikle yaşlılar, cinsel fonksiyonlarına yeniden kavuşamazlar ve en azından ereksiyon durumunu sürdürme konusunda zorluk yaşarlar. Bazı durumlarda Viagra yardımcı olabilir. Prostat olmadığı zaman ejekülasyon (atım) olanaksızdır; erkekler cinsel doyuma ulaşabilir, ancak bu, hiçbir zaman eskisi kadar doyurucu olmaz. Holley, operasyondan sonra yaşadıklarını şöyle dile getiriyor:''Bir kere ped kullanmaya başlıyorsunuz.
Ayrıca cinsel kapasitem hakkında artık hiçbir şey bilmiyorum. Doktorum bana bu konu üzerinde düşünmemem gerektiğini söyledi. Zaman içinde ped'den kurtulacağımı sanıyorum. Ancak ikinci sorunumun ne olacağı meçhul. Yine de yaşadığıma şükür!''
Laparoskopik operasyon
1990 yılında uygulanmaya başlayan bu yöntem, konvansiyonel cerrahinin bir çeşidi. Ve zamanla daha fazla kabul görüyor. Küçük bir kesikten, videodan izleyerek yapılan bu operasyon, kan kaybını ve büyük kesik riskini minimize eder. Böylece hastalar birkaç hafta yerine birkaç gün içinde normal yaşamlarına dönerler. Ne var ki cinsel iktidarsızlık, idrar kaçırma gibi yan etkiler bu yöntemde de geçerlidir.
Hasta öyküsü: 55 yaşındaki Bob Klaus çarşamba günü laparoskopi yöntemiyle ameliyat olmuş, cuma günü evine çıkmış ve pazartesi günü işine başlamış. ''Harvard Medical School Guide to Men's Health'' isimli kitabın yazarı Dr. Harvey Simon bu yöntem hakkında şunları söylüyor:''Bundan 5 yıl sonra bu yöntem genel uygulama haline gelecek. Ancak operatörlerin bu yöntemi öğrenmeleri epey zaman alacak. Bu konuda uzmanlaşmak için deneyim ve yetenek gerekli. Açık ameliyatlara göre bu yöntem daha fazla komplikasyon içeriyor. Özellikle rektal hasar olasılığı yüksek.''
Radyasyon
Radyasyon ya dışarıdan odaklanmış ışın şeklinde, ya da pirinç tanesi büyüklüğünde radyoaktif izotop tohumlarının (iyodin veya paladyum) doğrudan prostata yerleştirilmesi şeklinde gerçekleştirilir. Ameliyattan daha ucuz ve daha kolay olan radyasyon uygulaması nekahat devresine gerek bırakmaz. Bu yöntemin en önemli dezavantajı tümör hücrelerinin tümünü yok etmeme olasılığıdır. Ayrıca dokunun zarar görmesi, ileride radikal ameliyat olasılığını ortadan kaldırabilir. (Sağlıklı dokuların hasar görmesi zaman içinde, açık ameliyat sonrası kadar ciddi olmasa, da cinsel fonksiyonları bozabilir.) Radyasyon genellikle yaşlı erkeklerin tercihidir, çünkü bu kişiler tümörün 15 yılda yeniden büyümesi riskini göze alabilirler.
Hasta öyküsü: 76 yaşındaki Aaron M.Bernstein , birkaç hafta boyunca sonda ile idrar yapma sıkıntısından kurtulmak için üç yıl önce bu yöntem ile tedavi olmuş. Şu anda haftada bir tenis oynayan Bernstein, uzun vadede ne olacağı hakkında fazla kafa yormadığını ve iyimser olmak gerektiğini söylüyor.
Hormon terapisi
Prostat tümörleri testosterondan beslenir. Bundan, hormonu ortadan kaldıran veya bloke eden ilaçların tömörleri küçültebileceği sonucu çıkıyor. Bu yöntem, kanserleri prostat bezi ile sınırlı olmayan erkekler için iyi bir tercih olabilir. ''Hastalıkları ileri safhada olanlar için bu harika bir tedavi'' diye konuşan Simon, ''Bu yöntem tek başına kanseri tedavi etmez. Ancak birkaç yıl sürebilecek olan gerileme döneminden sonra kanser tipik olarak yeniden nükseder. Yalnızca prostat ile sınırlı olan tümörlerde, ameliyata alternatif olarak, hormon ve radyasyon terapisi birlikte kullanılabilir'' diyor.
Hasta öyküsü: 69 yaşındaki Phil Hadley , hormon terapinin yan etkilerini menopoza benzetiyor:''Terleme, başağrısı ve sinirlilik hali ortaya çıkıyor. Radyasyon ışını terapisi ile birlikte uyguladığım hormon terapisi PSA değerini 0.1 civarında tutuyor. 2001 yılından bu yana başladığım bu tedaviden hiçbir zaman pişmanlık duymadım.''
Beslenme ve yaşam şeklinde değişiklik
Bu yöntemi -tek başına veya diğer yöntemlerle birlikte- kalp hastalıklarında beslenmenin rolü konusunda sayılı uzmanlardan biri olan Dr. Dean Ornish öneriyor. Dr. Ornish, alınan yağ miktarını toplam kalorinin yüzde 10'u düzeyine düşürerek ve haftada 3 saat egzersiz yaparak -meditasyon ile birlikte- PSA değerinin 3 ay içinde yüzde 6.5 oranında düşürüleceğini iddia ediyor. Simon, bu sonucun çok önemli olmadığına, ayrıca prostat kanseri için alternatif bir tedavi yöntemi oluşturmadığına dikkat çekiyor.
Hasta öyküsü: Ornish programını uygulayan 63 yaşındaki Bob Gorczyca , daha köklü bir çözümü mümkün olduğunca ertelemek için beslenmesine ve egzersizlerine dikkat ediyor. Gorczyca'ya prostat kanseri teşhisi 1999 yılında kondu. O dönemde PSA değeri 7'nin üzerindeydi. İlk yapılan biyopsiye göre Geason değeri 4 bulundu. Bu da hastalığın çok hızlı ilerlemeyen bir türü olduğunu gösteriyordu. Radikal bir operasyon geçirme korkusuyla -ped kullanma ve cinsel iktidarsızlık onun için bir kâbustu- aylarca ciddi bir tedaviden kazındı. 2000 yılının Mayıs ayında Ornish programına katıldı. Eylül ayında PSA'sı 4.7'lere geriledi. Ayrıca 7 kilo verdi ve kolestrolü 130'lara düştü. İleride ameliyat veya radyasyonun kaçınılmaz olduğunu bilse de zamandan çalmayı tercih ediyor.
Dikkatli kontrol
Bu taktik genellikle 75 veya 80 yaşının üzerindekiler için önerilir. Bu yaştakilerin tedaviden yarardan çok zarar göreceği öngörüldüğü için tümörlerin kontrol altında tutulması daha akılcıdır. Aslında daha genç erkekler de bekleyip, hastalığın nasıl bir seyir izlediğini gözlemeyi tercih edebilir.
Hasta öyküsü: 65 yaşındaki Lawrence Lovett , 1998 yılında PSA düzeyi 7 çıktıktan sonra her üç ayda bir PSA değerini yeniden ölçtürüyor. Elle yapılan kontrollerde, doktorlar prostatının büyüdüğünü teşhis ettiler. Ancak düzgün olması henhangi bir tümör olasılığını ortadan kaldırıyordu. 5 yıldan bu yana Lovett'in PSA ölçümleri 6 ile 7 arasında oynuyordu. Bu arada egzersiz ve özel diyet ile 13 kilo verdi. Geçen yıl PSA ölçümleri 7.8'e tırmandı. Sonuçta yapılan biyopside anormal hücrelere rastlandı. Aynı durumda olan diğer prostat kanserli destek gruplarının önerisiyle köklü bir tedavi yöntemine geçmeden önce beklemeyi tercih ediyor:''Ürologlar çoğunlukla elinde neşter, sizi bekler. Ancak kendimi onların ellerine teslim etmeden önce başka alternatifleri denemek isterim.''
Reyhan Oksay
Newsweek, 16 Haziran 2003 |
KADINLAR NE İSTER?
Orgazmı engelleyen etmenleri ve tedavi yöntemlerini araştıran bilim adamları, fiziksel müdahale ile cinsel terapi arasında seçim yapmaya zorlanıyor.
Betty Connelly 45 yaşında. Sorunu orgazm olamamak. Yıllarca sorununa çözüm aradı. Sayısız terapistin kapısını aşındırdı. Psikiyatristler cinsel ilişkiden zevk almamasının nedenlerini ortaya çıkartmak için bilinç altını hallaç pamuğu gibi attılar. Sonuçta hiçbir şey bulunamadı. Bu arada Betty'nin cinsel faaliyetleri giderek hız kesti; kocası teselliyi evlilik dışı bir ilişkide aramaya başladı; evlilikleri sona erdi. Bunalıma giren Betty, psikiyatristinin kanapesinden kalkıp üroloğun muayene masasına yattı. Sonunda orgazm olamamasının nedeni bulundu: Betty'nin klitorisinin üzerinde doğuştan bir deri parçası bulunuyordu. Klitorise yapışık olan bu parça ameliyatla çıkartıldı. Ve Betty en sonuda cinsel ilişkiden zevk almaya başladı.
Bu örnekte açıkça görüldüğü üzere seks terapisi Betty'ye ancak soğuk duş etkisi yapıyordu, çünkü probleminin kaynağı psikolojik değil, fizikseldi . Betty'nin sorunu, kadınlardaki cinsel sorunlara yaklaşımda son yıllarda ortaya çıkan eğilimleri yansıtması bakımından tipik bir örnek. Özellikle Viagra'nın piyasaya çıkmasından sonra cinsel sorunların psikolojik değil, fiziksel kökenli olduğu düşüncesi güç kazandı. Bu görüş, kadınların cinsel yaşamlarının söz konusu olduğu durumlarda iyice güçlendi. ''Kadın cinsel anomalisi-Female Sexual Dysfunction'' (FSD) adı verilen bu sorun, ölçülebilir, tanısı konabilir ve kesin olarak ilaç, tıbbi cihaz ve ameliyatla tedavi edilebilir fiziksel bir sorun olarak ele alınmaya başladı.
Bu arada geleneksel seks terapistleri zorla ele geçirdikleri kalelerinden kolay kolay vazgeçeceğe hiç benzemiyor. Bunlara göre hızlı bir şekilde gerçekleştirilen fiziksel tedavi yöntemleri er veya geç terk edilmeye mahkûm, çünkü pek çok kadının cinsel sorununun kaynağının bedensel değil, tam tersine sosyal, kültürel, duygusal faktörlere bağlı olduğunu düşünüyorlar.
Dahası psikolojik faktörleri savunanlar FSD'nin kavram olarak tartışmaya açık bir tanımlama olduğunu ileri sürüyor. 1998'in sonlarına doğru Amerikan Ürolojik Hastalıklar Vakfı'nın gerçekleştirdiği bir panelde FSD kavramı tartışmaya açıldı. Panelde, bir kadına FSD tanısı konulması için sorunlarının kişisel strese yol açması gerektiği kararı alındı.
Sorun fizyolojik
Herkesin görüş birliğinde olduğu tek konu sorunun büyüklüğü. 1999 yılında ABD'de yapılan kapsamlı bir çalışma kadınların yüzde 43'ünün, genç veya yaşlı, cinsel yaşamlarıyla ilgili sorunları olduğunu ortaya koyuyor. (Journal of American Medical Association, cilt 281, sayfa 537)
Her şeyin normal seyrini izlediği durumlarda, bir kadın uyarıldığı zaman beyinden gelen sinir mesajları, klitorisin kendine özgü düz kaslarına ve labia'ya (kadının üreme uzuvlarında dudak şeklinde kısım) rahatlamasını söyler. Bunun sonucunda gözenekler kan ile dolar ve klitoris ereksiyon durumuna geçer. Ayrıca vajina duvarlarına da kan yürür, bölgenin şişmesine yol açar. Beyinden gelen mesajlar, ayrıca vajinanın içindeki bezlerin jelatinimsi bir madde salgılamasını emreder. Uyarıların hedefi bulması ile kadın orgazma erişince rahatlar ve her şey normale döner.
Tahrik olamayan kadınlarda klitoris ve vajina kan ile beslenemez. Bunun sonucu orgazm bir yana, cinsel birleşme bile mümkün olmaz. Viagra erkeklerde nitrik oksidin parçalanmasını yavaşlatarak etkin olur. Nitrik oksit, penisteki düz kasları rahatlatarak, dokunun kan ile dolmasını sağlar. Nitrik oksit kadınların üreme dokusunda da bulunduğu için, pek çok doktor Viagra'nın kadınlara da fayda sağlayacağı sonucunu çıkartıyor.
Viagra'nın kadınlar üzerindeki etkisi ile ilgili ilk veriler oldukça umut verici. Bir deneye katılan 577 kadının yarısı, Viagra'dan sonra cinsel organlarında duyarlılığın, sıvı miktarının ve uyarılma duygusunun artığını söylüyor. Ancak bu sonuçları değerlendiren bilim adamları, tüm olumlu gelişmeleri Viagra'ya bağlamanın yanlış olduğunu fark ettiler, çünkü plasebo kullananlarda da benzer gelişmeler görüldü.
Bu durumda Viagra'yı kadınlara da önermenin henüz erken olduğuna dikkat çeken uzmanlar, Viagra'nın düşük libido gibi sorunlara çare oluşturamayacağını ileri sürüyor. Viagra'nın yararlı olabileceği kadının cinsel birleşme için istek duyması, ancak orgazm olamaması gerekir. Şu anda Pfizer, ilacı kadınlara uyarlamaya çalışıyor.
Viagra ayrıca omuriliği hasarlı olanlara, ameliyat veya multipl skleroza bağlı sinir zedelenmesi teşhisi konanlara faydalı olabilir. Bu tür kadınlarda beyinden cinsel organlara gelen mesajlar zayıfladığı için uyarılma ve orgazma erişmek mümkün değildir. Omuriliği zedelenmiş erkeklerde yararını kanıtlayan Viagra, sinyali güçlendirdiği için kadınlara da büyük bir olasılıkla yararlı olabilir.
Ancak tahrik olamama sorunu yaşayan kadınların tedavisinde daha farklı yöntemler de söz konusudur. Tahrik olamamak, yeterli mukus ürememesinden ve vajinanın düz kaslarının rahatlamamasından kaynaklanır. Teksas'ta bulunan Zonagen isimli şirketin başkanı Joe Podolski, ''Uyarıldığı zaman hiperemi sonucu sertleşerek dikilen dokuları hedef alan ilaçlar tahrik olamama sıkıntısı çekenleri iyileştirmez'' diye konuşuyor. Zonagen şirketi bugün cinsel hastalıkların tedavisinde kullanılan Vasofem isimli ilacı üretiyor. Vasofem'in etkileme şekli Viagra'dan tümüyle farklı.
Vasofem, bir adrenalin antagonisti olan fentolamin isimli bileşimi içerir. Fentolamin ilk kez erkek cinsel hastalıklarının tedavisinde kullanılan Vasomax isimli ilaç ile adını duyurdu. Sağlıklı erkeklerde adrenalin nitrik oksidin etkisini azaltır. Nitrik oksit ise penise kan akışını kısan veya artıran düz kasları uyarır. Bu sayede erkeklerde ereksiyon gün boyu sürmez. Fentolamin adrenalini bloke ettiği için kadınlarda da etkili olabilir. ABD'de ve Meksika'da gerçekleştirilen iki çalışmada, Vasofem'in 200 kadının klitoral ve vajinal kan akışını dengeye oturttuğu izlendi.
Ne var ki Vasofem'in bir de sevimsiz yüzü var. Fentolamin ''kahverengi yağ çoğalması'' adı verilen iyi huylu tümörlerin oluşumunu tetikler. Podolski bu etkinin yalnızca laboratuvar sıçanlarında görüldüğünü iddia etse de, bu konunun netliğe kavuşması için ileri tetkiklerin yapılması gerekiyor. Pek çok insan bu ilacı ay içinde bir iki kez alıyor. Ayrıca erkeklerde bu tümörün görülmeyişi de artı bir puan olarak değerlendirilebilir. Bütün bu bulgulara karşın Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) Vasofem'e onay vermek için ileri deneyleri şart koşuyor. Kuşkusuz cennete açılan kapı yalnızca ilaçlarla açılmıyor. Geçtiğimiz yıl Minnesota'da bulunan UroMetrics adında bir şirket, kadınlarda tahrik olamama sorunu gideren ve FDA'in onayını alan Eros-CTD veya ''Klitoral terapi cihazı'' adlı bir aygıt üretti. Eros, arkasındaki pil kutusuna bağlı, oyuncak bebek boyutlarında bir oksijen maskesi görünümünde. Klitoris üzerine yerleştirilen aygıt, oral sekse benzer bir etkileşim yaratıyor. Böylece klitorise kan akışı sağlanır. Bu aygıtın vibratörün yerini almak gibi bir iddiası yok, ancak bazı kadınlarda orgazmı tetiklediği ifade ediliyor. Bu kadınların deneme aşamasından sonra aygıtı geri vermek istememesi aygıtın yararına ilişkin olumlu bir not.
Orgazmı sağlayan başka aygıtlar da yakın gelecekte tıbbi müdahale ile vücudunuza yerleştirilecek. Yine Minnesota merkezli Medtronic adlı bir şirketin geliştirdiği vücut implantı, uzaktan kontrol ile orgazmı tetikleyebilir. (Bkz:Cumhuriyet Bilim Teknik 3 Mart 2001, Sayı 728, sayfa 14)
Sorun psikolojik
New York Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden seks terapisti Leonore Tiefer , orgazm olamamayı fizyolojik nedenlere bağlama eğilimine kulaklarını tıkıyor. İster ilaç, ister emme aygıtı, ister implant kullanılsın, kadınlardaki orgazm sorununa bu açıdan yaklaşmayı saçmalık olarak değerlendiriyor. Her şeyden önce çok büyük oranda kadının FSD sorunu yaşadığını belirten Teifer şu paradoksa yanıt arıyor:''Nüfusun yarısına yakın bir kısmının bu sorunu yaşadığı bir ortamda, herkesin bedensel olarak bir bozukluğu olduğunu mu kabul etmek akla yatkındır, yoksa kültürel, toplumsal etmenlerin mi bu soruna zemin hazırladığını kabul etmek mantıklıdır?
Tuhaf olan, ilaç şirketlerinin de cinsel sorunların yalnızca fiziksel bozukluklardan kaynaklanmadığını kabul etmesi. Viagra testlerine bir göz atıldığında plasebo olarak kullanılan şekerli hapın da gerçek hap gibi etkili olması FSD'nin çok yönlü bir sorun olduğunun önemli bir kanıtı. Tiefer bir gecede toplumun değişmeyeceğini kabul ediyor. Ancak seks terapisinin kadınlara istediği her şeyi vereceğine güveniyor. Böylece ilaçlara başvurma gereği ortadan kalkacak. Pek çok unsuru biraraya getiren seks terapisi, cinsel ilişki tekniklerine ilişkin pratik ipuçlarını, seksi zevkli kılan faktörleri açık yürekle ortaya koyma cesaretini, orgazmı sayısal olarak değerlendirmek yerine kalitesini yükseltme yollarını öğretiyor. Bir terapinin nasıl başarılı olacağına ilişkin somut koşullar söz konusu olmasa da deneyim ve hasta öyküleri terapinin şekillendirilmesinde önemli rol oynuyor.
Pek çok insan değil seks terapisine devam etmek, doktorlarına cinsel sorunları olduğunu bile açıklamaya çekiniyor. Bu durumda ilaç talebinde bulunmak herkese daha kolay geliyor. Tiefer ABD'deki durumu şöyle özetliyor:''Kadınları bir organa indirgeyen ve orgazma endeksli sekse yönlendiren ilaç şirketleri, temel olarak ABD'deki yetersiz cinsel eğitimden yararlanıyor.
California'da klinik psikolog Carol Ellison , üzerindeki aşırı yüklerden bunalan modern kadının cinsel sorunları olmasını normal karşılıyor ve ilaç reklamlarının bu sorunları hiç dikkate almadığından yakınıyor. ''Kadınların Cinselliği'' adındaki kitabında 2.600 Amerikan kadını üzerinde yaptığı araştırmadan elde ettiği sonuçları dile getiren Ellison, cinsel sorunlarının temelinde fiziksel faktörlerin değil yaşam şeklinin yol açtığı olumsuzlukların yattığını ileri sürüyor. Yorgunluk, zaman darlığı, ev işleri, çocuk bakımı, full-time çalışma gibi unsurlar kadının cinsel açıdan zevk almasını engelliyor. Modern çağın koşuşturması içinde bunalan kadına cinsel hazzı artırıcı ilaçlar vermeği 1950'lerdeki uygulamaya benzetiyor. O dönemlerde ev işlerinden bunalan kadınlara, dışarıda anlamlı iş olanakları yaratılacağına sakinleştirici ilaçlar veriliyordu.
Indiana'da Kinsey Seks Araştırmaları Enstitüsü'nden Erick Janssen seks haplarının bir başka yan etkisine daha dikkat çekiyor. Viagra ile ilgili bulguları inceleyen Janssen, çiftlerin Viagra'dan çok şey beklediğini söylüyor. ''Fiziksel açıdan başarılı bir cinsel ilişkinin kadın-erkek arasındaki ilişkiyi canlı tutmada yetersiz kaldığını fark eden çiftler hayal kırıklığına uğruyor'' diye konuşan Janssen, ''Kişisel olarak seks haplarına karşı değilim, ancak haplar ilişkiyi farklı yönlere doğru çekiyor'' diyor.
Los Angeles, University of California'dan ürolog Jennifer Berman , orgazm konusunda son noktayı koyuyor:''Bir kadının, kadınlığını kanıtlaması veya yaşam kalitesini yükseltmesi için mutlaka orgazm olması gerekmiyor. Bizim amacımız her kadına orgazm olabileceğini ve istediği anda buna erişebileceğini göstermek.''
Reyhan Oksay
Kaynak: New Scientist, 17 Mart 2001
Bilim Teknik 23.04.2005 |
|
Viagra, bazılarında göz enfarktüsüne yol açabiliyor
İktidar hapının, körlüğü kadar varabilen tehlikeli bir göz hastalığına yol açtığı bildirildi. Viagra alan kişiler uzun bir süredir görme bozukluğundan şikâyet ediyorlardı. "Aşkın gözü kördür" tanımlaması her ne kadar romantik geliyorsa da Viagra tüketicileri için acı bir gerçek olabiliyor. Amerikalı bilim adamları ilacı kullanan kişilerde kalıcı görme bozuklukları saptadılar. Yaşları 50 ila 69 arasında değişen yedi erkekte, bir tür göz inmesi geçirdiklerinde, göz sinirine giden kan akışının durduğu saptanmış. Viagra alımına bağlı 14 vaka göz enfarktüsü vakası kaydedildi bugüne değin. Birkaç yıldan bu yana Viagra alan erkeklerin, objeleri kısa bir süreliğine mavi veya yeşil gördüklerini biliyoruz diyor Minnesota Üniversitesi göz hastalıkları profesörü Howart Pomeranz. Fakat göz enfarktüsü, kalıcı görme bozukluğuna yol açtığı için daha tehlikeli. Pomeranz, Viagra'ya bağlı göz enfarktüs vakalarını Journal of Neuro-Ophtalmology dergisinde yayımladı. Yazıda ele alınan erkeklerin tümünde damar kireçlenmesi, yüksek kan basıncı, diyabet veya yüksel kolesterol gibi risk faktörlerinden en azından bir tanesini bulunuyordu.
Ayrıca gözün arkasındaki damar ve sinir yolları da birbirine daha yakındırlar, bu durum bilim adamlarına göre gözde enfarktüs riskini arttırmakta. Viagra, atar damarları daraltan bir kimyasal maddeyi ayarlamakta. Bu şekilde görme sinirine kan akışı engellenmekte diyor Pomeranz. Ve gözdeki damar ve sinir yolları daha sıkışık ise tehlike iyice artmakta. 14 erkekteki görme bozukluğunun Viagra alımından sadece birkaç saat sonra ortaya çıkması, Viagra ve göz enfarktüsü arasındaki ilişkiye bir kanıt olarak kabul edilmekte.
Bilim adamları bu nedenle göz doktorlarının, göz enfarktüsü geçiren hastalarına Viagra alıp almadıklarını sormalarını önermekte. Ayrıca Viagra almak isteyen ve daha önce göz enfarktüsü geçiren hastaların da uyarılması gerekir diyor bilim adamları.
 |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/1/2006 - Genetik Yapısı Değiştirilmiş Yiyecekler Yararlı mı, Zararlı mı?

| Bilim Teknik 07.01.2006 |
|
Genetik yapısı değiştirilmiş yiyecekler yararlı mı zararlı mı?
Gerçekte GD yiyecekler insanlık için yararlı olacak. Çünkü ucuza, verimliliği ve besleyici değeri yüksek ürünler elde edilebiliyor. İleride daha gelişmiş, daha önemli proteinler (örneğin aşılar) içeren çeşitli ürünler geliştirilecektir. Güvenlik sorunları da aşılacak.
Örneğin, mısır ve soya fasulyesinde olduğu gibi
protein kalitesi geliştiriliyor,
metiyonin, triptofan, lizin gibi amino asitlerin miktarı artırılıyor,
yağ içeriği değiştiriliyor,
yeni proteinler ekleniyor;
pamukta ürünün lif dayanıklılığı ve kalitesi geliştiriliyor;
domates ve patatesin besleyici özelliği artırılıyor, dayanıklılığı geliştiriliyor;
pirinçte ürünün A vitamini miktarı artırılıyor;
brokolide ürünün raf ömrü artırılıyor; kahvenin kafein içeriği azaltılıyor,
Bitkiler bazı bakteri ve virüslerin belirli genleri aktarılarak bitkinin haşareye ve virüslere karşı dayanıklılığı artırılıyor. Böylece daha az pestisit (haşere ilacı) kullanılıyor. Bitkinin yabani otlara karşı kullanılan ilaçlara (herbisit) karşı toleransı da geliştirilebiliyor. Bitki ilaçtan etkilenmiyor ve tek tip bir ilaç yabani otları temizlemede yeterli olabiliyor. Sonuçta çevre kirliliği de azaltılıyor
Mehmet Şeneş*
Doğan Yücel*
Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce Watson ve Crick'in DNA yapısını keşfetmesiyle birlikte biyolojide ve biyoloji ile ilgili bilim alanlarında çok büyük gelişmeler oldu. Keşiften 20 yıl sonra rekombinant DNA teknolojisi bulundu; 2001'de ise İnsan Genomu Projesi, insan genomunun kaba yapısını açıkladı. Böylece insanlık "Genom sonrası" döneme girdi. Bu gelişmeler farklı pek çok teknoloji alanında yansımasını buldu. Bu alanlardan birisi de gıda teknolojisi. Gıda teknolojisine damgasını vuran ve günümüzde en çok tartışılan uygulama ise Genetiği Değiştirilmiş (GD) yiyecekler. Genetiği değiştirilmiş yiyecekler, genetiği değiştirilmiş organizmalardan elde edilen yiyecekler. Genetiği değiştirilmiş organizma, genetik materyali doğal olmayan yollardan değiştirilmiş organizmalara deniyor.
Bugün GD yiyecekler konusunda iki zıt görüş çarpışıyor: GD yiyecekleri savunanlar, genetik mühendisliği ürünü bu yiyeceklerin normal bitki ve hayvan üretiminden farklı olmadığını öne sürüyorlar. Ancak, çok da inandırıcı olduklarını söylemek zor. Çünkü bu ürünlere Avrupa'da henüz iyi gözle bakılmıyor.
GD yiyeceklere karşı olanlarsa genetik mühendisliğinin normalde doğanın yapmayacağı değişiklikleri yaptığını, belli bir canlının genlerinin kesilerek başka canlılara nakledildiğini, böylece türler arasında karmaşa yaratılabileceğini, bunun da yeni güvenlik ve çevre sorunları getireceğini öne sürüyorlar. Örneğin, domates ve patates gibi bitkilerin donmasını önlemek için, Kuzey Kutbu'nda yaşayan bir balığın donmayı önleyen protein genleri bu bitkilere nakledildi.
1800 FARKLI BİTKİ TÜRÜ
Gerçekte, doğada genler doğal mutasyonlar sonucu sürekli değişiyor. Ve insanlık genetik değişiklikleri çok eskiden, binlerce yıldan beri kullanageldi. İnsanoğlu zıraatı öğrenerek göçebe toplumdan toprağa yerleşik topluma sıçradıktan sonra, ektiği bitkilerden daha kaliteli ve verimli ürün alabilmeyi amaçladı.
Bu amaçla tohumlar arasında çaprazlamalar yoluyla genetik değişiklikler yaptı. Bitkilerin doğal olarak yetiştiği coğrafi bölgelerin dışında da yetiştirilmesini sağladı.. Örneğin, bir Asya bitkisi olan soya bugün tüm Amerika kıtasında yetiştirilebiliyor. Tersine, bir Amerika bitkisi olan patates tüm dünyada yetişmektedir.
İnsanlık genetik değişikliklerle ürünü geliştirme amacıyla daha yakın zamanda ışınlama tekniğini de kullandı. Kobalt 60 izotopu ile tohumlar gama ışınlarına maruz bırakıldı, böylece mutasyona uğrayan türler içinden istenenler seçildi ve üretildi.
Bu şekilde 1970'ten beri 1800'den fazla farklı bitki türü geliştirildiği belirtiliyor. Daha sonra 1980'lerden başlayarak genetik mühendisliği uygulamaları bu alanda yerini aldı.
PEKİ NE FARK VAR?
Madem eski yöntemlerle de türde genetik gelişmeler yapılabiliyodu, o halde geleneksel olarak değişiklik yapılan ürünlerle genetik mühendisliği ürünleri arasında ne fark var, sorusu akla geliyor. Genetik mühendisliği, gen değişikliklerini, ki bu tek bir gen de olabilir, birden fazla gen de olabilir, çok daha kesin, öngörülebilir ve kontrollü bir şekilde yapabilmektedir.
Geleneksel yöntemler ise bir bitkide yer alan binlerce genin, başka bir bitkinin binlerce geniyle rastgele karıştırılmasını gerektirir. Dolayısıyla yeni özellikler taşıyan bir bitki türünün geliştirilmesi 10-15 yıl gibi uzun bir süreyi kapsar. Bu süre genetik mühendisliği ürünlerinde yarı yarıya azaltılmıştır.
Bugün dünyada belli başlı bitkisel tarım ürünleri genetik mühendisliği teknikleriyle geliştiriliyor. En çok da mısır, pamuk, soya fasulyesi, patates ve kanola üretiminde bu uygulamalar yapılıyor. Bunların yanı sıra, tahıllar, çeşitli sebzeler ve meyveler de genetik değişiklikler yapılarak üretiliyor.
Ticari olarak ilk 1996'da bu ürünlerin üretimine geçildi ve gittikçe yaygınlaştı. ABD'de genetiği değiştirilmiş ürünlerin 2001 verilerine göre mısırda %20, soyada %63, pamukta %13, kanolada %5 oranında yetiştirildiği belirtiliyor.5 Bu ürünlere gen değişiklikleri ile pek çok olumlu özellikler kazandırılıyor.
NELER DEĞİŞTİRİLİYOR?
Örneğin, mısır ve soya fasulyesinde olduğu gibi
protein kalitesi geliştiriliyor,
metiyonin, triptofan, lizin gibi amino asitlerin miktarı artırılıyor,
yağ içeriği değiştiriliyor,
yeni proteinler ekleniyor;
pamukta ürünün lif dayanıklılığı ve kalitesi geliştiriliyor;
domates ve patatesin besleyici özelliği artırılıyor, dayanıklılığı geliştiriliyor;
pirinçte ürünün A vitamini miktarı artırılıyor;
brokolide ürünün raf ömrü artırılıyor; kahvenin kafein içeriği azaltılıyor 6 vb...
DAYANIKLILIK VE DAHA AZ İLAÇ
Bunlara ek olarak, bitkiler bazı bakteri ve virüslerin belirli genleri aktarılarak bitkinin haşareye ve virüslere karşı dayanıklılığı artırılıyor. Böylece daha az pestisit (haşere ilacı) kullanılıyor. Bitkinin yabani otlara karşı kullanılan ilaçlara (herbisit) karşı toleransı da geliştirilebiliyor.
Böylece bitki ilaçtan etkilenmiyor ve tek tip bir ilaç yabani otları temizlemede yeterli olabiliyor.
Sonuçta çevre kirliliği de azaltılıyor. 7 Biyoteknoloji ürünü bitkilerden elde edilen bazı maddeler, gıda sanayiinde katkı maddesi olarak da kullanılıyor. Örneğin, biyoteknoloji ürünü soyadan elde edilen lesitin çikolata üretiminde, mono ve digliseritler ise unlu mamullerde kullanılıyor.
Bugün ABD'de üretilen gıdaların en az %70'inde genetiği değiştirilmiş soya ve mısırdan elde edilen katkı maddelerinin kullanıldığı belirtiliyor. 5
GD'Lİ YİYECEKLER ZARARLI MI?
Günümüzde, gerek biyoteknoloji firmaları, gerekse bazı bilimsel çevreler biyoteknoloji ürünü yiyecekleri zararsız buluyorlar. Ancak, konu hemen kestirip atıverilecek basitlikte değil. Çünkü, yiyecek güvenliği önemli bir halk sağlığı sorunudur.
Bu nedenle biyoteknoloji ürünü yiyeceklerin güvenli olup olmadığı uzun vadeli araştırmalar ile belirlenmelidir.8
Geleneksel olarak geliştirilen ürünleri insanlık çok eski zamanlardan beri deneyerek bugüne geldi.
Oysa biyoteknoloji ürünleri yaklaşık olarak son on yıldır kullanılıyor. Bu nedenle sıkı denetime tabi tutulmaları yerinde. Biyoteknoloji ürünü bitkilerden duyulan endişe çok da yersiz değil.
Bu endişelerden birisi, biyoteknoloji ürünlerindeki yeni proteinlerin alerjik olaylara yol açmaları. Ancak, henüz korkulacak boyutta alerjik reaksiyonlar görülmüş değil. 9
Başka bir endişe, yeni gen taşıyan ürün yendiğinde bu yeni genin bağırsaktan sızarak hücrelerin genetik materyali ile birleşmesi ve bunun istenmeyen sonuçlara yol açması, bağışıklık sistemini etkileyerek kanser riskini artırması.10
Ancak bunların kanıtlanması için uzun zamana gerek var. Ayrıca, benzer bir mekanizma sonucu bu ürünlerin bakterilerde antibiyotik direncine yol açacağı belirtiliyor.
Başka bir endişe çevreye verecekleri zarar. Doğada biyolojik değişkenliği, doğal zenginliği azaltacağı, ayrıca pestisitlere dirençli yabani otların doğmasına neden olacağı korkusu yaygın.11
SORUNLAR AŞILACAK
Bütün bunlar bir yana, kanımızca en tehlikeli gelişme, olayın ekonomik boyutu. GD ürünlerin üretiminde başı ABD çekiyor. ABD tekelleri çuk ucuza ürettiği genetiği değiştirilmiş bitki tohumlarını dünya pazarına sürüyor.
Ne var ki bu tohumlar taşıdıkları "terminatör gen" nedeniyle steril. Dolayısıyla, tohum alan ülkelerin giderek bağımlı hale geleceği, böylece ABD'nin dünya tarımını ele geçireceği belirtiliyor. ABD'nin işgal ettiği Irak'ta sadece GD ürünlerin üretilmesine izin vermesi bu endişeyi haklı çıkarıyor.12
Gerçekte GD yiyecekler insanlık için yararlı olacaktır. Çünkü ucuza, verimliliği ve besleyici değeri yüksek ürünler elde edilebiliyor. İleride daha gelişmiş, daha önemli proteinler (örneğin aşılar) içeren çeşitli ürünler geliştirilecektir. Güvenlik sorunları da aşılacaktır.
Gene de bugün için Avrupa Birliği ülkelerinin yaptığı gibi GD ürünlere karşı temkinli olmak doğru tutum. Ancak GD yiyecekler üzerine tartışmalar daha uzunca bir süre devam edecek gibi görünüyor.
* Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Biyokimya Bölümü
doyücel@yahoo.com
Kaynaklar
1. Watson JD, Crick FHC. Molecular structure of nucleic acids: a structure for deoxyribose nucleic acid. Nature 1953; 171: 737738.
2- Lander E S vd. Initial sequencing and analysis of the human genome. Nature 2001; 409: 860921.
3- Rowland IR. Genetically modified foods, science, consumers and the media. Proc Nutr Soc 2002; 61: 25-29.
4- Institute of Radiation Breeding. http://www.irb.affrc.go.jp
5- Harlander SK. The evolution of modern agriculture and its future with biotechnology. J Am Coll Nutr 2002; 21: 161S-165S.
6- USDA/APHIS. Lists of Field Test Releases in the US. http://www.isb.vt.edu.
7- Wauchope RD vd. Predicted impact of transgenic, herbicide-tolerant corn on drinking water quality in vulnerable watersheds of the mid-western USA. Pest Manag Sci 2001; 58: 146-160.
8- Helm RM. Food biotechnology: is this good or bad? Implications to allergic diseases. Ann Allergy Asthma Immunol 2003; 90: 90-98.
9- Kimber I, Dearan RJ. Approach to assessment of the allergenic potential of novel proteins in food from genetically modified crops. Toxicol Sci 2002; 68: 4-8.
10- Godfrey J. Do genetically modified foods affect human health? Lancet 2000; 355: 414.
11- Leeder SR. Genetically modified foods food for thought. Med J Aust 2000; 172: 170-173.
12- Tamer M. ABD dayattı: Irak'ta sadece GDO'lu tarıma izin var. Milliyet, 17 Mart 2005. |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/1/2006 - Mutfaktaki eczaneniz: Vitaminler
Mutfaktaki eczaneniz: Vitaminler
Vücudumuza hergün yeteri kadar vitamin alamazsak, kendimizi yorgun, halsiz ve bitkin hissederiz. Ayrıca bağışıklık sistemimizde meydana gelebilecek güçsüzlükler, hastalıklara karşı daha da savunmasız bir hale gelmemize neden olabilir.
İSTANBUL - Sağlıklı bir yaşam sürmek için vitaminleri ‘es’ geçmememiz gerekir. Özellikle mevsim dönümlerinde vitaminlerin hayatımızdaki önemi birkez daha artar. Tükettiğimiz besinlerde, özellikle taze sebze ve meyvelerde günük vitamin ihtiyacımızı karşılamamıza yetecek kadar vitamin bulunur.
Aslında basit anlamıyla vitaminler, normal yaşamımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan, yiyecekler içerisinde doğal olarak bulunan basit yapılı bileşiklerdir. Vücut fonksiyonunun düzenlenmesinde ve devamlılığında önemli rol oynarlar. Yağda ve suda eriyenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Yağda eriyenler A - D - E - K vücutta depolandığı için hergün almaya gerek yoktur. Suda eriyenler B - C ise depolanmazlar, fazlası dışarı atılır.
Vücudumuza hergün yeteri kadar vitamin alamazsak, kendimizi yorgun, halsiz ve bitkin hissederiz. Ayrıca bağışıklık sistemimizde meydana gelebilecek güçsüzlükler, hastalıklara karşı daha da savunmasız bir hale gelmemize neden olabilirler. Tükettiğimiz besinlerde, özellikle taze sebze ve meyvelerde günük vitamin ihtiyacımızı karşılamamıza yetecek kadar vitamin bulunur. Ancak besinlerdeki vitaminler, kimi zaman yanlış pişirme, kimi zaman da yanlış muhafaza yöntemleri nedeniyle kayba uğrar. Vitamin kalıplarını önlemek için, besinleri uzun süre pişirmemeye, pişirdikten sonra fazla bekletmeden tüketmeye özen göstermemiz gerekir.
Besinlerde bulunan doğal vitaminlerin dışında, sentetik yoldan labratuvarlarda üretilen vitaminler olduğunu da biliyoruz. Ancak, besinlerden alman doğal vitaminler labratuvarlarda alınan sentetik vitaminlerden her zaman daha güçlüdür, bu nedenle de, vitaminlerin doğal yollardan alınmasında fayda vardır.
Hangi vitamin hangi besinde bulunur?
A VİTAMİNİ Çocukların büyümesine yardımcı olur. Yangılara karşı bedenin direncini sağlar. Gözü korur, besler ve iyi çalışmasını güvence altına alır. Bulunduğu besinlerden bazıları şöyledir: Süt, koyun eti, yumurta, balık, dana eti, tavuk eti ve av hayvanlarının eti, kuşkonmaz, patlıcan, tereyağı, havuç, kereviz, lahana, karnıbahar, hurma, ıspanak, ekmek, hamurişleri, çilek, taze fasulye, mercimek, kavu, şalgam, portakal, greyfurt, maydanoz, armut, elma, patates ve domates.
B(1) VİTAMİNİ Gelişmeyi sağlar, sindirimi kolaylaştırır. Meyve şekerlerinin özümlenmesine yardımcı olur. Salgı bezlerinin faaliyetini arttırır. Şu besinlerde bulunur: Süt, taze sebzeler, mercimek, bira mayası, koyun eti, fındık, ceviz, yumurta, portakal, ekmek, hamurişleri, nohut, balık, dana eti, kepek, sakatat, kuzu eti, sığır eti, muz, havuç, kestane, lahana, karnıbahar, un.
B(2) VİTAMİNİ Şekerin özümlenmesini sağlar. Sinir sistemini düzene sokar. Solunum sisteminin çalışmasına yardımcı olur. Şu besinlerde bulunur: Süt, peynir, taze ve kuru sebzeler, bira mayası, koyun eti, yumurta, ceviz, fındık, ekmek, balık, patates, dana eti, salatalık, sakatat, badem, sığır eti, un.
B(6) VİTAMİNİ Dokuların yenileşmesini sağlar. Karaciğerin dostudur. Sinir sistemini düzene sokar. Cildin parlaklığı ve gerginliğini sağlar. Şu besinlerde bulunur: Et, süt, bira mayası, koyun eti, yumurta, portakal, armut, nohut, dana eti, yeşil salatalıklar, muz, lahana, ıspanak, karaciğer, ekmek, hamurişleri, taze ve kuru fasulye.
C VİTAMİNİ Kemiklerin ve dişlerin gelişmesini sağlar. Büyümeye ve gelişmeye yardımcı olur. Kanı zehirlerden temizler. Tansiyonu düşürür. Kandaki şeker miktarını azaltır. Böbreküstü bezlerinin çalışmasını arttırarak erkeğin erkeklik gücünü sürdürmesini sağlar. Organizmayı grip, nezle gibi hastalıklara karşı dirençli kılar.
D VİTAMİNİ Kemikleşmeyi sağlar. Kandaki fosfor ve kalsiyum miktarını yükseltir. Şu besinlerde bulunur: Sucuk, balık ve su ürünleri, tereyağı, peynir, istiridye, süt.
E VİTAMİNİ Vücudumuz için hayati önem taşıyan E vitamini yağda eriyen vitamin türlerindendir. Iısıya ve yoğun pişirmeye karşı dayanıklı bir yapı sergiler. Göz sağlığı için hayati önem taşır. Retina gelişimi için önemli bir oynar. Katarak yapıcı etkilere karşı önemli bir koruyucu biridir. Vücuda alınan ağır metaller, zehirli bileşikler, radyasyon ve bazı ilaçların yarattığı toksinlere karşı koruma sağlar. Virüslerden kaynaklanan hastalıklara karşı vücudun direncini yükseltir. Bağışıklık sistemi için önemli vitaminlerden biridir. Yapılan araştırmalar E vitamininin yaşlanmaya bağlı hafıza kayıplarının önlenmesinde olumlu etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca yaşlanmaya karşı koruyucu etkisi de bulunur. Toksin maddelerin vücutta yarattığı tahribatı da azalttığı ortaya çıkmıştır. Kırmızı kan hücrelerinin sağlıklı gelişimi ve çoğalması için gereklidir. Kalbe yararlı olan HDL kolesterol oranını yükseltip, zararlı olan LDL kolesterolünü azaltır. Kandaki kolesterol oranını dengeye sokar. Kaslar ve cilt sağlığı için de önemli bir vitamindir. Hava kirliliğinden dolayı akciğerde ve ağızda oluşan olumsuz etkiyi azaltır. Kalp krizine, kansere, Alzheimer’e, katarakta karşı koruyuculuğu olduğu üzerinde ciddi veriler toplansa da, henüz bu konudaki yararlan kanıtlanmamıştır. Buğday, pirinç, mısır, darı, çavdar, marul, soya, yerfıstığı, kabak çekirdeği, badem, susam, ceviz, zeytinyağı, ayçiçek yağı, mısırözü yağı, pamukyağı ve yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur.
KAYNAK: Egos.com.tr
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/1/2006 - Baş ağrısı ilaçla geçer demeyin!
|
|
Baş ağrısı ilaçla geçer demeyin!
Şu yoğun, stresli, koşuşturmalı hayatta baş ağrısından yakınmayan kaldı mı? Hemen hemen herkesin ortak derdi baş ağrıları. | İSTANBUL - Çoğu kez çaresiz kaldığımız bu ağrılara karşı yapabildiğimiz tek şey ilaç kullanmak. Ancak uzmanlar ağrıyı kesmek için alınan avuç avuç ilacın, azaltmak şöyle dursun ağrıyı daha da tetiklediğini söylüyor.
Baş ağrısı; baş bölgesindeki adale, eklemler, sinirler, beyin zarı, damarsal yapılar gibi birçok ağrıya duyarlı yapılardan kaynaklanan bir problem. Baş ağrısının farklı çeşitleri var. Bazı baş ağrıları akut bir şekilde gelişiyor ve hemen müdahale gerektiriyor. Bazıları ise kronik baş ağrısı kategorisine giriyor.
Acıbadem Hastanesi Kozyatağı Ağrı Kliniği uzmanlarından Prof. Dr. Süleyman Özyalçın konuyla ilgili şunları söylüyor: “Farklı kronik baş ağrıları için için özel klinik bir tanımlamalar vardır. Örneğin basit migren için Uluslararsı Baş Ağrısı Derneğinin tanımına göre klinik olarak tek taraflı yerleşimi olan, zonklayıcı, günlük aktiviteyi önleyici şiddette, bulantı ve kusma ya da ışık ve gürültüye hassasiyetle seyreden ve 4 - 72 saat arası süren baş ağrısı ataklarından en az beş atak olması tanı koydurucudur. Bu anlamda baş ağrısı primer baş ağrısı ve başka bir rahatsızlğa bağlı olarak seyreden sekonder baş ağrısı olarak ayrılabilir. Primer baş ağrılarından kronik baş ağrıları içinde, baş bölgesi adalelerinin tutulumu ile birlikte seyreden veya bağımsız olan gerilim tipi baş ağrıları, migren, küme baş ağrıları, servikojenik baş ağrıları sayılabilir. Sekonder baş ağrıları olarak travma sonrası baş ağrıları, sinus baş ağrısı, kafaiçi basıncın artması ya da azalmasına bağlı ağrılar, kafa içi tümörler sayılabilir.”
BAŞ AĞRISI TÜRLERİ Baş ağrısının birçok türü var. Prof. Dr. Özyalçın bunu iki ana başlık altında topluyor: Akut ve kronik baş ağrıları. Akut baş ağrısı herhangi bir hastalığın oluşturduğu durum olarak tanımlanıyor. Kafa içinde çok ciddi ve hemen önlem alınması gereken tümör anevrizma gibi bazı önemli sorunlar içerebiliyor. Aynı zamanda gribal enfeksiyon, göz, kulak veya dişlerle ilgili sorunlar da akut baş ağrılarına yol açabilir. Kronik baş ağrıları ise uzun süreli tekrarlayan ağrılar olarak tanımlanıyor. Baş, boyun, adale ve eklem ağrılarından kaynaklanan ağrılar, aşırı ilaç kullanımına bağlı baş ağrıları bu tanıma giriyor.
Peki ne zaman akut ne zaman kronik ağrıdan söz ediliyor? Prof. Dr. Özyalçın bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Sık tekrarlayan ve yıllardır süren ağrılar kroniktir. Ancak kişi hayatında ilk kez daha önce görmediği türde şiddetli bir baş ağrısı ile karşılaşıyorsa bu çok önemlidir. Bunu bir alarm olarak kabul edebiliriz. Ayrıca baş ağrısının başlangıç şekli de çok önemlidir. Hasta 50 yaşın üzerinde ise ve daha önce hiç belirtmediği halde baş ağrısı yakınmalarından bahsediyorsa bu da bir alarmdır. Oysa çocukluk çağı ya da erken erişkin dönem pek çok primer kronik baş ağrısı rahatsızlığının başlangıç dönemidir. Bunun dışında baş ağrısının tansiyon artışı ile bazı ateşli hastalıklarla veya ense sertliği çift görme gibi bulgularla seyretmesi hastanın baş ağrısı dışında kanser gibi bir hastalığının olması, bir kafa travması sonrası baş ağrısı gelişmesi gibi durumlar dikkat edilmesi ve bir nörolog ya da beyin cerrahı tarafından izlenmesi gereken önemli aciliyeti olan sorunlardır. Bunların dışında bazı özel tipte rahatsızlıkları saymazsak, kronik primer baş ağrılarının bir çoğu için bugün dünyada gelişen eğilim, bu ağrıların sadece nörologlar tarafından değil aile hekimleri ve dahiliyeciler tarafından düzenli olarak takip ve tedavi edilebileceği yönündedir.”
Her ağrı migren değil! Baş ağrısı deyince akla ilk olarak migren geliyor. Ancak her baş ağrısını migren olarak algılamamak gerek. Peki migreni diğer baş ağrılarından ayıran en önemli belirti nedir? Prof. Dr. Özyalçın bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Migreni diğer baş ağrılarından ayıran en önemli özellik yarım baş tutmasıdır. Ama ağrı şiddetlendiğinde tüm başa yayılması söz konusudur. Zonklayıcı olması, ağrıyla birlikte bulantı, kusma, ışık ve gürültü rahatsızlığının da olması tanıyı kuvvetlendirir. Kişi sessiz bir yere kapanmak, uyumak ister. Gerilim tipi baş ağrısında ise kişi “Kafamı mengeneyle sıkıştırıyorlar” tarzı bir açıklama yapar. Migrenin aksine gerilim başağrısında hastalar günlük aktivitelerini sürdürebilir. Gerilim baş ağrısında genellikle bulantı, kusma gibi belirtilere rastlanmaz. Her ne kadar şiddetlendiğinde bulgular karışabiliyorsa da, bu iki sık rastlanan baş ağrısı tipi arasındaki fark oldukça kesin hatlarla birbirinden ayrılabilir.”
DAHA ÇOK KADINLARDA Migren daha çok kadınlarda görülüyor. Kadınlarda yüzde 15 oranında görülürken erkeklerde sadece yüzde 5 oranında rastlanıyor. Bunun tek sebebi var: Bazı hastalıklar cinsiyet seçiyor! Kısacası kadınlar migren açısından şanssız.
Peki migrenin tamamen iyileşme ihtimali olabilir mi? Acıbadem Hastanesi Kozyatağı Nöroloji Kliniği Şefi Prof. Dr. Yasef Özsarfati bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Toplumumuzda “migren geçmez” inanışı hakimdir. Migrenin tedavisinde hedefin saptanması çok önemlidir. Ağrı geldiği halde verimli olarak işinizi sürdürebiliyorsanız diğer günlerden farkı yoksa bu durum tıbbi tedavi açısından başarıdır. Ama başarıyı sıfır baş ağrısı olarak algılarsanız o zaman başarı değerlendirilmesi hatalı olur. Migren tedavisinde hedef kişinin baş ağrılarıyla ilgili kayba uğramamasıdır.
Migrenin tedavisi Migren, tedavisi zor ama imkansız olmayan bir hastalık. Prof. Dr. Özsarfati migren tedavisinde hangi yolların izlenmesi gerektiği konusunda şunları söylüyor: “Migrenin tedavisinde migrenin oluşum mekanizmasını engelleyici önlemler alınır. Örneğin damarların büzülmesi ve genişlemesini engelleyen bir tedavi yapılır. Ayıca beyinde eksik olan seratonin denen maddenin hap veya enjeksiyon olarak verilmesi şeklinde bir tedavi söz konusudur. Ama bunların yan etkileri olduğu için doktor tarafından dozlarının ayarlanması gerekiyor. Migren tedavisinde magnezyum verilmesi de önemli bir yer tutar. Klasik sınıflamaya giren migren atağı 4 ile 72 saat sürer. Atak sırasında sigara ve alkol alınmaması gerekir. Migreni olan bir kişi atağın başlamasını beklemeden ilaç alırsa bu daha faydalı olur.”
Tanı ve tedavi Baş ağrısı tanısı klinik muayene ve MR ile çok kolay. Ancak tedavi konusunda farklı uygulamalar söz konusu. Prof. Dr. Özsarfati bunu şöyle açıklıyor: “En başta ilaç tedavisi ve onun yanında destekleyici başka tedaviler de uygulanır. Bu destekleyici tedaviler arasında gerekirse psikolog yardımı da alınabilir. Gerekirse birtakım fizik tedavi uygulamaları veya lokal olarak ağrı bölgelerine yapılacak enjeskiyonlarla ağrının giderilmesine yardımcı olunur. Ağrılı tetik noktaları bulunup bunların içine ilaçlar zerk edilerek gevşeme sağlanabilir.
KAÇ ÇEŞİT BAŞ AĞRISI VAR? Akut baş ağrıları Baş ağrısının hastalığı oluşturduğu durum olarak tanımlanıyor. Kafa içinde çok ciddi ve hemen önlem alınması gereken bazı sorunlar içerebiliyor.
Kronik baş ağrıları Uzun süreli tekrarlayan ağrılar bu tanıma giriyor. Bazı kronik baş ağrısı tipleri:
Baş, boyun, adale ve eklem ağrılarından kaynaklanan ağrılar
Aşırı ilaç kullanımına bağlı baş ağrıları
Psikiyatrik bozukluklara bağlı ağrılar
Migren
Gerilim tipi baş ağrısı
Krayinal nevraljiler
KAYNAK: Acıbadem Hastanesi
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/1/2006 - Tiryakide yedi kilo katran var
| Cumhuriyet 02.01.2006 |
|
Vücutta birikiyor
Tiryakide yedi kilo katran var
ANKARA (ANKA) - Sigarayla Savaşanlar Vakfı Başkanı Ubeyd Korbey , sigara içen kadınların içmeyen kadınlardan 15 yaş daha fazla yaşlandığını bildirdi. Korbey, 55 yaşın altındaki erkeklerde kalp krizinden ölenlerin yüzde 80'inin sigara kaynaklı olduğuna işaret ederken bacak damar tıkanıklıklarının yüzde 90'ının sigara nedeniyle oluştuğunu bildirdi. Korbey, günde bir paket sigara içenlerin vücudunda 20 yılda 7 kilo is ve katran birikimi olduğunu söyledi. Ubeyd Korbey, ''Sigara içen hamilelerin düşük yapma olasılığı çok yüksektir. Erken doğum ve düşüklerin yüzde 80'inin nedeni sigaradır. Sigara içen annelerin bebekleri içmeyen annelerin bebeklerine göre yaklaşık yüzde 10-15 eksik kilolu, aynı oranda zekâ eksikliği ile doğmaktadır'' dedi. Korbey, sigaranın Türkiye'de yılda 110 bin insanın erken yaşta ölümüne neden olduğunu da ifade etti. |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/12/2005 - Sağlık Köşesi
|
| D vitamini kanser riskini azaltıyor
29.12.2005 00:50 - Bu haber 19.052 kişi, Mynet Haber bugün 595.603 kişi tarafından okundu Amerikalı bilimadamları, D vitamininin bazı tür kanserlerin gelişimini yüzde 50 oranında engelleyebildiğini belirlediler. ABD'nin San Diego kentindeki California Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, tüm dünyada 40 yıldır bu alanda yapılan 63 araştırma yeniden değerlendirilerek, yüksek dozda D vitamininin göğüs, yumurtalık ve bağırsak kanseri gibi yaygın kanser riskini azaltabileceği tespit edildi.
Kandaki D vitamini seviyesiyle kanser riski arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacılar, günde 1000 uluslararası birim (IU) veya 25 miligram D vitamini almanın, kolon kanseri riskini yüzde 50, meme ve yumurtalık kanseri riskini de yüzde 30 düşürebileceğini kaydettiler.
Ancak aşırı dozda D vitamini almanın, vücutta bazı hasarlara yol açabileceğini belirten bilimadamları, günde 50 miligramdan fazla D vitamini almanın, vücudun çok fazla kalsiyum soğurması ile karaciğer ve böbreklerde hasara yol açabileceği uyarısında bulundular.
Vücuda gerekli D vitamininin en kolay gıda ve tablet şeklinde alınabileceğini belirten bilimadamları, vitaminin D3 adı verilen doğal şeklinin, cildin güneş ışığına maruz kalmasından sonra oluştuğunu, ancak yağlı balık, margarin ve et gibi gıdalardan da alınabileceğini kaydettiler. Amerikalı bilimadamları, siyah ve beyaz ırklar arasındaki kanser oranlarını da inceleyerek, siyahlar arasında kanser oranının beyazlardan fazla olduğunu belirlediler. Bunun koyu renk derinin yeterince D vitamini üretememesinden kaynaklanabileceğine işaret edildi.
| |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/12/2005 - Sağlık Köşesi
Dünyada her yıl 5 yaşın altında yaklaşık 12 milyon çocuk zatürreeden hayatını kaybediyor. Türkiye'de ise 1 yaş altı bebek ölümlerinin büyük bir bölümü bu hastalıktan kaynaklanıyor. Sağlık Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, yüksek yaşam standardı, etkin antibiyotik, gelişmiş yoğun bakım ve destek tedavilerine rağmen, bu hastalığın görülme sıklığı ve yol açtığı ölümlerin, bir çok enfeksiyon hastalığının aksine giderek arttığı kaydedildi. Grip hastalığının zatürree oluşumuna zemin hazırladığına dikkat çekilen açıklamada, bebeklerin sağlık kuruluşlarına götürülmesinde yaşanan gecikme, anne sütünden mahrum kalma, sigara içilen ortamda bulunma, beslenme bozuklukları ve kötü çevre koşullarının, basit enfeksiyonları kolaylıkla zatürreeye dönüştürebildiği vurgulandı. Açıklamada, bebek öksürüyor ve ateşi varsa, zor ve hızlı nefes alıyor, nefes alırken göğsü çekiliyor, sıvı gıdaları alamıyorsa hemen bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiği belirtildi.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Kastamonu- Taşköprü Lisesi 1985-1986 Yılı Mezunları İletişim Adresi
Kategoriler
Arkadaşlarım
• yeniedebiyat • alisahin37 • hasan37 • yedincisanat • guldeste • kastamonunet • oykuleroykuculer • siirlersairler • esedereli • kozan
|