|
Science Dergisi'ne göre 2005 yılında
En önemli 10 bilim olayı
1
Evrimin mekanizması bulundu
Genom verileriyle donanan ve mikroplardan memelilere dek çeşitli organizmayı izleme olanağına kavuşan bilim adamları, 2005 yılında popülasyonların yeni türleri oluşturmak için nasıl farklılaştığını anlama yolunda çok önemli bulgulara ulaştı.
Kuşkusuz en büyük gelişme 150 yıl önce Charles Darwin 'in doğal seçilim kavramından yola çıkarak yaşam çeşitliliğini açıklamasıyla yaşanmıştı. Darwin'in bu keşfi biyologların dünyayı bakışlarında köklü değişikliklere yol açmıştı. Fakat bütün önemli keşifler gibi Darwin'in bu buluşu da yalnızca bir başlangıçtı. "Türlerin kökeni" isimli kitabının 1859'da yayımlanmasından bu yana bilim adamları canlıların nasıl şekil değiştirdiğini ve evrimin Darwin'in bilmediği yönlerini ortaya çıkardılar.
Bugün evrim biyolojinin temelidir. Evrim o kadar temel bir kavramdır ki bilim adamlarının evrim kavramını hep varmış gibi düşünmeleri normal karşılanabilir. Karada yaşayan omurgalıların, köklerinin karayı keşfe çıkan ilk cesur balıklara dayanması gibi, bazı açılardan biyoloji ve tıp alanındaki tüm keşifler evrim ile ilişkilidir. Her yıl dünyadaki bilim adamlarının evrim ile ortaya çıkardıkları bulgular, Darwin'in tüm eserlerinin toplamından yüzlerce kez daha kalın bir kitap oluşturur. Bu yılın "Evrimle İlgili Buluşlar Kitabı" yaşam ağacının köklerindeki mikropların yeniden düzenlenmesi ve 190 milyon yıllık dinazor embriyoları ile başlayabilir.
Evrimle ilgili 150 yıllık çalışmaların içinde 2005, evrimin nasıl ilerlediğine ilişkin şaşırtıcı derecede karışık bilgileri netliğe kavuşturması açısından öne çıkıyor. Genom verilerinden yararlanan bilim adamları, virüslerden primatlara kadar çok çeşitli organizmalardaki evrimsel değişiklikleri tetikleyen moleküler değişimleri tek tek ortaya çıkarmaya başladılar. Büyük bir titizlikle sürdürülen saha gözlemleri, popülasyonların yeni türleri oluşturmak için nasıl bir yol tutturduklarına ışık tutuyor. Bu konuya Darwin'in kendisi bile yanıt bulamamanın sıkıntısını yaşamıştı. İronik olarak, bu yıl Amerikan toplumunun bazı kesimleri evrimin bazı temel kuramlarını sulandırmaya çalışsalar da Science dergisi, evrim kuramlarının fiili olarak nasıl çalıştığını ortaya çıkarması açısından bu yılki dramatik keşifleri ön plana çıkarmaya karar verdi.
ŞEMPANZE GENOMU
Dramatik bulguların en önemlisi eylül ayında gündeme geldi. Uluslar arası bir bilim ekibi en yakın akrabamız olan şempanzenin genomunu çıkarttı. İnsan genomu daha önceden bilindiği için bilim adamları şempanze ve insan DNA'sını yan yana koyup karşılaştırma olanağına kavuştular.
Genom verileri şempanzelerle çok yakın akraba olduğumuzu bir kez daha kanıtlamış oldu. Şempanzelerden, nükleotid bazlarındaki yüzde 1'lik fark ile ayrılıyoruz. Ve ortalama protein iki aminoasitten daha az farklı. Fakat şaşırtıcı olan şempanzede, insan ile karşılaştırıldığında protein kodlamayan hurda DNA'ların araya sıkıştırılmış ya da iptal edilmiş olmasıdır. Bu durum insan ve şempanze DNA'sı arasındaki farkı yüzde 4'e yükseltiyor.
Bu farklılık kataloğunda bizi insan yapan şu özellikler yer alıyor: Vücut kıllarında azalma, iki ayak üzerinde yürüme, büyük ve yaratıcı beyin. Bu özellikleri ortaya çıkaran genetik oluşumları kuşkuya yer bırakmayacak şekilde işaretleme başarısından henüz çok uzak olsak da, bilim adamları beyni ve bazı davranışları belirleyen birkaç geni tespit etmeyi başardılar. 2005'te bazı bilim grupları doğal seçilimin, beyinde ifade edilen bir avuç insan genini tercih ettiğine ilişkin bazı kanıtlar elde etti. Bunların arasında mikrosefal (küçük kafa) bozukluğuna yol açan genler, endorfin ve siliak reseptörleri ile ilgili genler sayılabilir.
GENETİK ÇEŞİTLİLİK
Doğal seçilimin tercih ettiği insan genlerini tek tek ortaya çıkarma çabaları, özel ve resmi kurumların hazırladıkları veritabanları yardımıyla daha da hız kazanacak. Bu veritabanları yaşayan insanlardaki genetik çeşitliliği düzenleyip bir arada tutar. Sözgelimi geçen yıl uluslararası bir bilim ekibi, dört popülasyondan insan haplotip haritasına -veya HapMap- çıkarılan bir milyondan fazla tek-nükleotid polimorfizmi bir veritabanında toplamayı başardı. Bu genetik çeşitlilik evrimin yeni malzemeleri olabilir ve insan evriminin en yakın tarihine ışık tutabilir.
TÜRLER NASIL AYRILDI?
2005 ayrıca, yeni türlerin nasıl ortaya çıktığı konusunda da bazı bilinmeyenlerin su yüzüne çıktığı bir yıl oldu. Yeni türler, var olan bir türe ait popülasyonun, farklı koşullara uyum sağlamaya başlamasıyla ve aralarındaki çiftleşmeye son vermesiyle ortaya çıkar. Bu oluşumu okyanusların iki yakasında veya dağlarla ayrılmış bölgelerde görmek normaldir. Ancak bazen, tek, bitişik popülasyonlar da ikiye bölünür. Evrim kuramına göre bu bölünme popülasyondaki bazı üyelerin diğerleriyle çiftleşmeye son vermesiyle başlar. Ancak deneysel kanıtlar bu konuda çok az. Bu yıl saha çalışmaları yapan biyologlar, bu sürece ilişkin örnekleri kaydettiler. Yine de bunların bazıları organizmaların şekli ve davranışları açısından şaşırtıcı derecede hızlı bir evrimin söz konusu olduğunu göstermektedir. Örneğin aynı tarlada yaşayan tırtıllar, büyüdükçe farklı bitkileri tercih edebiliyorlar. Biri mısır bitkisine yapışırken, diğeri şerbetçiotu veya pelin otu ile beslenir ve bunlar farklı feromonlar salgılayarak yalnızca kendi türlerine cazip görünürler.
Biyologlar bu tür davranış özelliklerinin, coğrafi olarak birbirinden kopmuş popülasyonların tekrar bir araya gelmeleri durumunda dahi, henüz başlangıç aşamasında olan türleri birbirinden uzaklaştırdığını öngörüyor. Bu konudaki örnekler eskiden çok azdı. Ancak bu yıl bilim adamları, erkek kelebeğin kanat rengindeki az miktardaki farklılıkların ve kromozom sayılarındaki hızlı değişikliklerin yeniden birleşen türlerin farklı kimlikler altında yaşamalarına yetebileceğini ileri sürüyor.
DNA'LARIN ÖNEMİ
Biyologlar bugüne dek çoğunlukla kodlayan genlere ve protein değişikliklerine odaklanıyorlardı. Fakat 2005 yılında genlerin dışında DNA'ların önemine ilişkin daha fazla sayıda kanıt elde edildi. İki tür meyve sineği üzerinde yapılan bir çalışma, protein kodlamayan DNA'ların yüzde 40 veya 70'inin genlerden daha yavaş evrildiğini ortaya koydu. Bu da, bu bölgelerin organizma için çok önemli olduğu anlamına geliyor. Öyle ki bunların DNA dizilimleri pozitif seçilim yoluyla sürdürülmüştür. Düzenleyici bölgeleri kapsayan bu kodlamayan bazlar, türler arasında sabittir, fakat iki tür arasında değişiklik gösterir. Bunlardan, kodlamayan bölgelerin türlerin ayrışmasında anahtar rol oynadığı sonucu çıkarılabilir.
Bu sonuç bu yılki başka çalışmalar ile de güçlendi. "Sarı" adı verilen bir genin incelendiği deneysel bir çalışmada, bu genin meyve sineklerinde koyu bir benek oluşturduğu saptandı. Başka bir türde aynı sarı gen bulunmakla birlikte koyu renkli spotun izine rastlanmadı. Bilim adamları, benekli türün sarı geninin kodlamayan, düzenleyici bölgesini diğer türe yerleştirip koyu renkli benekleri elde ettikleri zaman bu iki türü birbirinden ayıran evrimsel süreci yeniden yaratmış oldular. Bu tür genetik deneyler, Darwin'i hem şaşırtıp hem de mutlu edebilirdi, çünkü Darwin "Türlerin Kökenleri" isimli eserinde "Kalıtsallığı yönlendiren yasalar oldukça belirsiz" diyerek bu konudaki bilgi eksikliğinden yakınıyordu.
BULGULARIN İNSAN SAĞLIĞINA FAYDASI
Evrim konusundaki bu çalışmalar, yalnızca fildişi kuleleri örneğindeki gibi deneysel çalışmalar değil. Bunlar insan sağlığının iyileştirilmesi konusunda çok önemli rol oynama potansiyeline sahip. Sözgelimi şempanze genomu üzerindeki çalışmaları ele alırsak, insanların AIDS'e, koroner kalp hastalığına ve kronik viral sarılığa çok yatkın olmaları ve şempanzelerin olmaması bu hastalıkların nedenleri konusunda çok önemli bilgilere erişmemize yol açabilir. Bu türlerin arasındaki farklılıkları inceleyerek bu hastalıkların genetik kökenleri ortaya çıkartılabilir. HapMap'de, diyabet gibi karmaşık hastalıklarda etkin olan genlerin tespit edilmesinde büyük yarar sağlayabilir.
Darwin doğal seçilim yoluyla evrimin varlığına odaklanmıştı. Ancak bu sürecin altında yatan mekanizma kendisi için tümüyle gizini koruyordu. Fakat bugün Darwin'in entelektüel torunları evrimin nasıl çalıştığını ortaya çıkartmaya çalışıyor.
2
Gezegenlere saldırı
Bilim insanları ve mühendisler 2005 yılında Dünya'nın ötesiyle ilgili araştırmalarda daha önceki yıllarda yapılanları gölgede bırakacak bir başarı sergiledi.
Uzay araçları Ay, Merkür, Venüs ve Satürn'e, bir kuyrukluyıldız ya da asteroide, hatta güneş sisteminin en uçlarına iniş yaptı ya da oralara doğru yola çıktı. Kızıl Gezegen'in yörüngesine giren üç uzay aracı ve gezegende dolanan iki araç yeryüzüne yığınla veri taşıdı. Ne var ki, yıla damgasını vuran en çarpıcı olay Satürn'ün belirsizliklerle dolu uydusu Titan oldu. Ocak ayında Huygens uzay aracı görünürde bildik, ancak temelde tümden yabancısı olduğumuz garip bir dünyaya indi.
Bir başka gezegenin uydusuna yapılan ilk iniş seyrek ancak son derece yoğun sıvı metan yağmurlarının alçak tepeleri sel altında bıraktığı, keskin yamaçlı vadileri yarıp geçerek buzlu birikintileri ve belirsiz organik atıkları sığ göllere sürüklediği bir dünyayı gözler önüne serdi. Göller sonradan buharlaşırken, karaya çıkanlar görünürde yine metana bulanmış olarak toprağa karışmıştı. Bir başka dünyaya biçim veren bu tür hidrolojik bir çevrime ilk kez tanık olunmaktaydı.
Başka bir dizi araştırmacı da bu yıl Huygens'e katıldı. Yıllardır uzayda gezinen Voyager 1 güneş sisteminin "ucuna" yaklaştığını ve orada güneş rüzgârlarının aniden hızını kestiğini bildirdi. Deep Impact uzay aracı Tempel 1 kuyrukluyıldızını yarıp geçerken kabarık bir altyüzeyi gözler önüne serdi. Cassini sürekli olarak Satürn'ün çevresindeki halkalarda, Titan ve öteki uydularda mekik dokudu. SMART 1 iyonlu motoruyla aya ulaştı.
Hayabusa uzay aracı Itokawa asteroidiyle haşır neir oldu. Stardust dönüşe geçerek Wild 2 kuyrukluyıldızının parçalarını da beraberinde getirdi. Bu arada MESSENGER de Merkür'e doğru yol almayı sürdürürken, Mars Reconnaissance Orbiter ve Venus Express de hedeflerine giderek yaklaştı. Uzaybilimciler, en azından şimdilik, güneş sistemi araştırmalarında ikinci altın çağlarını yaşıyorlar.
3Olağanüstü yeşermeler
İlkyaz mevsiminin olağanüstü renk cümbüşünün ardında yatan moleküler unsurların birçoğu 2005 yılında aydınlığa kavuştu. Çiçeklerdeki mevsimlere bağlı gelişimleri başlatan sinyal belirlendi.
Ağustos ayında moleküler biyoloji uzmanlarından oluşan üç grup, sonunda çiçeklerdeki mevsimlere bağlı gelişimleri başlatan sinyali, bir başka deyişle "florigen" hormonunun kimliğini sonunda belirlediler. Söz konusu sinyalin FT adı verilen bir genin RNA ileticisi olduğu belirtiliyor. Günler yeterince uzadığında söz konusu RNA yapraklardan büyümenin meydana geldiği uca doğru ilerliyor. Orada FT proteini FD olarak bilinen büyüme ucuna özgü kopyalama etmeniyle etkileşime geçiyor. Bu çift etkili moleküler unsur bitkilerde tomurcukların doğru yer ve zamanda ortaya çıkmalarını sağlıyor.
Araştırmacılar LEAFY adı verilen ve çiçeklenmeyi uyaran bir genin işlevi konusunda da yeni bilgilere ulaştılar. Turbalık, yosun ve su teresindeki LEAFY geninin karşılaştırılması sonucunda son 400 milyon yılda genin geniş ölçekli bir büyüme uyarıcısından görünürde salt çiçeklenmeyi tetikleyen bir yapıya bürünmesinde yalnızca temel birkaç değişimin etkili olduğunu ortaya koydu.
NİTELİKLİ ÜRÜN
Bitkilere özgü gibberellin hormonu çiçeğin gelişiminde daha sonraki evreleri denetlemenin yanı sıra, hücre büyümesiyle ilgili öteki unsurları da etkiliyor. Araştırmacılar 2005 yılında pirinçte bu hormonun alıcısını belirlediler. Böylelikle, daha nitelikli ürün elde edilmesi yolunda önemli bir adım atılmış oldu.
Bitki biyologları bitkilerin gelişiminde önemli bir rol oynayan auxin hormonunun bir başka temel alıcısını da saptadılar. Bu alıcı hücrenin proteini çaptan düşüren ve auxin'in etkinliğini denetleyen proteinleri yok eden düzeneğin bir parçası.
Son olarak, çiçek tasarımına son biçimini veren bitki geni HOTHEAD de bilim çevrelerinin kafasını epey kurcaladı. Bu genin alellerinin (eş genleri) Arabidopsis adlı kendiliğinden döllenen bitkinin bir kuşağında görülürken, ikinci kuşakta görülmemesi ve üçüncü kuşakta yeniden belirmesi hücrelerde eksik alellerin yeniden oluştukları gizli bir RNA'nın olabileceğine işaret ediyor.
4
Nötron yıldızları çıldırdı
Astrofizik uzmanları maddeyi en uç durumda barındıran kent büyüklüğündeki ölü yıldızlara, yani nötron yıldızlarına bayılırlar. Yeni araç ve gereçler sayesinde bu yıl nötron yıldızlarının en çılgın davranışları bile gün yüzüne çıkarıldı.
Fişek gösterisi 27 Aralık 2004 günü Samanyolu'nun merkezine yakın bir yerden gelen 0,2 saniyelik bir ışın atımının ondan fazla uzay aracının alıcılarını devinime geçirmesiyle başladı. Uzaklığına karşın, bu parıltı x ve gamma ışınları açısından güneşteki herhangi bir patlamadan çok daha güçlüydü.
Haftalarca süren incelemeler bunun bir "magnetar", ya da bilinen en güçlü manyetik alanların barındırdığı dengesiz genç bir nötron yıldızı üzerindeki neredeyse küresel bir yıldız depreminden kaynaklanabileceğini ortaya koydu.
Astrofizikçiler yakın galaksilerdeki dev magnetar parlamalarının kısa gamma ışını patlamalarının (GRB) gizini bir ölçüde aydınlattığını düşündüler. Ancak Mayıs ayından itibaren NASA yüksek enerji uyduları çok daha uzaklarda birçok kısa gamma ışını patlamalarına tanık oldu.
Yerden kumandalı teleskoplar bu patlamaların galaksilerin dışında, genç nötron yıldızlarını oluşturan dev yıldızların çok uzaklarında meydana geldiğini ortaya koydu. Dahası, teleskoplar daha uzun GRB'ler ürettiğine inanılan herhangi bir süpernova patlamasının izlerine rastlayamadılar.
Resim 6
Flash points. Collisions between neutron stars (top) or a neutron star and a black hole appear to spark most short bursts of gamma rays.
5
Beyindeki yanlış bağlantı
Şizofreni, Tourette sendromu ve disleksinin de olduğu farklı beyin bozukluklarının ardındaki düzeneklerle ilgili ipuçları elde edildi. Tüm bunlardan varılan ortak sonuç ise, sorumlu genlerin birçoğunun görünürde beynin gelişiminde belli bir rol oynadığı yönünde.
Son yıllarda beyindeki bozukluklarla ilintili çok sayıda genin kimliği saptansa da, genetikle anormal davranış arasındaki bağlantının kurulması çocuk oyuncağından farksız olmuştur.
Ancak bu yıl aralarında şizofreni, Tourette sendromu ve disleksinin de olduğu farklı beyin bozukluklarının ardındaki düzeneklerle ilgili ipuçları elde edildi. Tüm bunlardan varılan ortak sonuç ise, sorumlu genlerin birçoğunun görünürde beynin gelişiminde belli bir rol oynadığı yönünde.
Kasım ayında yayımlanan iki araştırma DISC1 adlı genin farklı değişkelerinin şizofreni riskini arttırdığı yönündeki görüşü daha da pekiştirdi. Bir araştırma farelerde DISC1 geninin etkinliği kısıtlandığında beynin gelişiminde de farklılar meydana geldiğini ortaya koydu.
Bir başka araştırma da DISC1 geninin beynin gelişimi ve sinir iletkenlerinin düzenlenmesi açısından önemli moleküler sinyallerin oluşmasıyla bağlantılı olduğunu gözler önüne serdi.
Ekim ayında araştırmacılar Tourette sendromuna yol açan ender bir genetik bozukluğu aydınlığa kavuşturdular. Son bir araştırmada da disleksi ile ilintili olduğu sanılan ve sinirsel ağlarda yanlış bağlantıların kurulmasına yol açan KIAA0319, DCDC2 ve ROBO1 adlı üç farklı genin kimliği belirlendi.
Resim 7 (Flawed circuits?Many brain disorders are linked to genes affecting development.)
6
Jeokimyasal kargaşa
Dünya'nın oluşum ve evrimiyle ilgili inançlar tepetaklak oldu. Jeokimya uzmanları artık Dünya'nın 4,5 milyar yıl önce bir toz ve buz karışımından oluştuğuna ve o günden bu yana pek bir değişimin olmadığına inanmıyor..
Araştırmacılar Haziran'da yeryüzündeki kayalarla dünya dışındaki kayalar arasında izotop farklılıkları olduğu yönünde bir bildiri sununca jeokimya uzmanlarının Dünya'nın oluşum ve evrimiyle ilgili inançları da tepetaklak oldu.
Bu kesim artık Dünya'nın 4,5 milyar yıl önce bir toz ve buz karışımından oluştuğuna ve o günden bu yana pek bir değişimin olmadığına inanmıyor; daha ilginç bir şeylerin meydana gelmesi gerektiğini düşünüyor.
Kozmokimyasal devrimin kilit taşı yeni bir teknolojiydi. 1980'lerin başlarında araştırmacılar güneş sisteminin temel malzemesi olduğuna inanılan kondrit meteoritlerin yanı sıra Dünya'nın iç kesimlerinden türeyen kayalardaki neodimyum izotopları oranını ölçtüler.
Her ikisinde de oranın çözümsel yanılgı payı içinde aynı olması, kondrit meteoritlerle Dünya'nın ulaşılabilir bölümlerinin günümüzde de güneş sisteminin ilk malzemesini andırdığının bir göstergesiydi.
Gelgelelim, kütle-izgeölçüm teknolojisindeki gelişmeler yanılgı paylarını giderek yok etti. Araştırmacılar aynı kayaları bu yıl ölçtüklerinde ikisi arasında daha önce gözden kaçan milyonda 20 birimlik bir farka tanık oldular.
İzotoplar arasındaki bu minik farklılık kozmokimyacılar arasında korkunç bir gediğin oluşmasına yol açtı. Bir grup Dünya'nın temel malzemesini henüz oluşum aşamasındaki güneş sisteminin kendine özgü ve kondrit olmayan bileşiminin oluşturduğuna inanırken, karşı grup güneş öncesi nebulanın bileşim açısından topak değil düzgün olduğuna ve Dünya'nın oluşumundan hemen sonra ısı üreten elemanlarla dolu bir parçasının ayrılıp jeokimyacıların bilgileri dışına itildiğine inanıyor.
Bu parça günümüzde de erimiş çekirdekle kayalık manto arasında yer alıp, çekirdeğin manyetik alanını oluşturan ısı yardımıyla yüzeye sıcak kaya parçaları gönderiyor olabilir.
Resim:8 (Complicated. Young Earth had a more interesting history than scientists believed.
7
PROTEİN PORTRESİ
Bu yıl araştırmacılar, transistörlerin bilgisayarlar için taşıdığı önem gibi, sinir ve kaslar açısından da son derece önemli bir protein olan voltaj-anahtarlı potasyum kanalının moleküler yapısını olabildiğince yakından incelediler.
Hücre zarında yer alan bu minik kapı bekçileri voltaj değişimine bağlı olarak açılıp kapanmak suretiyle potasyum akışını denetlerler. Elde edilen yeni atom-odaklı portre bu önemli proteinlerin işlevini kavramaya çalışan biyofizik uzmanları için son derece yararlı olacak. Elde edilen bulgular son günlerde kızışan iyon kanallarıyla ilgili tartışmaların da sonuca bağlanması açısından önemli bir adım sayılabilir.
Tartışmalar Mayıs 2003'te Rockefeller Üniversitesi'nden Roderick MacKinnon ve arkadaşlarının ilk kez voltaj-anahtarlı potasyum kanalının yapısı ve işleviyle ilgili bir rapor yayımlamaları üzerine patlak verdi. Herkes bu şipşak görüntünün teknolojik bir başarı olduğu görüşünde birleşiyordu.
Ne var ki, çok sayıda araştırmacı KvAP adı verilen kanalın görüntüleme hazırlıkları sırasında bozulduğundan kuşku duyuyordu. MacKinnon'u eleştirenler de önerilen düzeneğin onyıllardır yapılan deneylere ters düştüğünden yakınıyorlardı.
Bu yılın Ağustos'unda MacKinnon ve arkadaşları sıçana özgü Kv1.2 adlı kanalın yapısıyla ilgili bir rapor yayımladılar. Bu yeni portre kanalın voltaj değişimini denetleyen bölümüyle açılıp kapanan düzeneği arasındaki uyumu benzersiz bir biçimde gözler önüne seriyor.
Ancak, portre görünürde en çekişmeli konu olan voltaj alıcısının nasıl çalıştığı sorusuna herhangi bir açıklama getirmiyor. Bunun için zaman ve daha fazla veri gerekiyor.
Resim 9 (New model. Biochemists described the cell's K channel, but a big question remains.)
8
İklimdeki Değişim
Küresel ısınmada insanların parmağı olduğu yönündeki kanıtların bu yıl iyiden iyiye çoğalması bu konuda birtakım yeni atılımlara neden oldu. Kimi A.B.D'li politikacılar sera gazları salınımının her geçen gün daha da artması karşısında sanki de er geç bir şey yapacaklamış gibi konuşmaya ve ender olarak da bu yolda bir tavır sergilemeye başladılar.
Elde edilen yeni bilimsel bulgular son on yılki bulgulardan pek de farklı olmamakla birlikte, biraz daha zorlayıcı ve kötücüldü. Ocak ayında iklim modeli uzmanları, modellerin de öngördüğü gibi, okyanusların son yıllarda iyice ısındığı görüşüne daha da güvenle sarıldılar.
Tropikal kasırgalarla ilgili iki araştırma da son yıllarda sera gazlarının artmasıyla birlikte tropikal sularda bir ısınmanın meydana geldiğini ve buna bağlı olarak dünyanın her yanında çok daha sık görülen fırtınaların şiddet açısından da en üst düzeylere ulaştığını ortaya koydu.
Bilim insanları kutuplara yakın Kuzey Buz Denizi'ni örten buzullarda yine rekor düzeyde bir azalma meydana geldiğini bildirdiler. Ancak bu kez kutuplara yakın bölgelerdeki ısınma ve buz yitiminin giderek ivme kazandığına ve görünürde tüm dünya iklimini ele geçirdiğine dikkat çektiler.
İklimdeki tüm bu değişimlerin de bir etkisi olduğuna, kuşların göç yollarından tutun da, deniz dibindeki mikroplara dek her şeyin dengesinin giderek bozulduğuna parmak bastılar.
Giderek artan bilimsel kanıtların doğrudan bir sonucu olsun ya da olmasın, A.B.D'nin bu konuda farklı bir tavır takındığı görülüyor. Senato sera gazı salınımlarının dizginlenmesi yönünde zorunlu yaptırımlar getiren bir yasa tasarısı hazırladı.
Kuzeydoğuda dokuz eyalet oradaki elektrik santrallarından yayılan gazların kısıtlanması yönünde ortak bir karara vardı. Kaliforniya, Oregon ve Washington valileri enerjinin daha verimli kullanılmasını yüreklendirme konusunda el ele verdiler. Kaliforniya valisi Arnold Schwarzenegger eyalette sera gazı salınımının önümüzdeki 45 yıl içinde çarpıcı bir biçimde azaltılması yönünde bir çağrıda bulundu.
Resim 10 (Less is less. Arctic ice cover hit a new low in 005 as the world warmed.)
9
Sistem biyolojisi yaşamımıza giriyor
Moleküler biyoloji uzmanları laboratuvarlarınızda mühendislere de bir yer ayırın. Çünkü, bilginin bir ağ içinde nasıl devindiğini izleyen mühendisler güç şebekeleri ve internet gibi karmaşık sistemlerin kavranmasında herkesi gölgede bıraktılar.
Bu yıl söz konusu yaklaşım her yandan kimyasal ve çevresel sinyal bombardımanına tutulan hücrelerin buna nasıl tepki verdiklerini kavramaya çalışan sistem dirimbilimcileri arasında epey bir yaygınlık kazandı.
Hücrelerin kendilerine özgü sinyal düzeneğini uzun bir süredir didikleyen moleküler biyoloji uzmanları bu süreç içinde giderek daha karmaşık ağ örgüleri oluşturdular. Ne var ki o ağlarla ilgili durağan bir görüntü, geribeslem halkaları ve söz gelimi hücre içindeki belli bir ileticinin salınması gibi kimi başka karmaşık etkileşim ağlarına bir haksızlık olurdu.
Sistem konusunda uzman dirimbilimciler bu dinamiklerin su yüzüne çıkartılması amacıyla şimdilerde söz konusu ağların çok sayıda girdi ve çıktılarının izini aynı anda sürüyorlar.
Örneğin, bu yıl A.B.D'li araştırmacılar programlanmış hücre ölümü ya da apoptosise yol açan yaklaşık 8000 kadar kimyasal sinyalden oluşan bir ağ örneğinin oluşturulması amacıyla bu yaklaşımdan yararlandılar.
Bu süreçte apoptosise yol açan yeni sinyal yollarını saptadılar. Bir başka A.B.D'li ekip de obezliği tetikleyen ve üçü daha önce hiç bilinmeyen 40 genin kimliğini belirlemek amacıyla gen-ifade verilerinden yararlandı. Aynı kafa yapısındaki başka ekipler de T hücreleri ve CA1 sinir hücreleri adıyla bilinen bağışıklık hücrelerini denetleyen sinyal ağlarıyla ilgili yeni buluşlara imza attılar.
Sistem biyolojisi henüz emekleme döneminde. Ancak bu yöntemin savunucuları hücre sinyal ağlarının giderek aydınlığa kavuşmasıyla birlikte kanser ve şeker gibi karmaşık yapıdaki hastalıkların da çok daha iyi kavranabileceğine ve yeni sağaltım yöntemlerinin geliştirilmesine olanak tanıyacağına inanıyorlar.
Resim 11 Where are we? A dynamic approach is sorting out the intricate signals underlying life.
10
Hoşgeldin Iter
18 aylık bir çekişme sürecinin sonucunda 12 milyar dolarlık Uluslararası Termonükleer Deney Reaktörü (ITER) sonunda bir yuvaya kavuştu. Haziran ayında ITER'in Fransa'nın güneyindeki Cadarache bölgesinde yapılmasına karar verildi.
Hidrojen izotoplarının nükleer füzyona olanak sağlayacak bir sıcaklık ve basınçta tutulması için süperiletken elektromıknatıslardan yararlanılması düşünülen ITER tasarısı ilk kez 1980'lerde gündeme geldi.
Ancak Avrupa, Japonya ve A.B.D'deki kimi merkezlerde ortaklaşa yürütülen tasarım çabaları kimi zaman engellerle karşılaştı. 1990'ların sonlarında, mühendislikle ilgili tasarımların tamamlandığı bir dönemde, hükümetler harcamaların yüksekliği karşısında tepki göstererek maliyetin yarıya indirilmesini istediler.
1999'da projeden eteğini çeken A.B.D 2003'te yeniden katıldı. 2003'ün sonlarına gelindiğinde ortada tek bir engel kalmıştı ve o da ITER'e bir yer bulunmasıydı. O sırada sayıları altıyı bulan (Çin, AB, Japonya, Güney Kore, Rusya ve A.B.D) üye ulusların bakanları Washington'da bir gala imza törenine katılmak üzere biraraya geldiler. Ancak sıra oy vermeye geldiğinde, üyeler iki cepheye bölündüler.
Bir taraf ITER'in Cadarache'da kurulmasını isterken, karşı taraf Japonya'nın Rokkasho bölgesinde diretti.
Her iki bölgeyle ilgili teknik araştırmalara daha da hız verildi. Ancak her iki grup da ayak diretmeyi sürdürdü. Avrupalılar A.B.D'nin Irak savaşına karşı çıktığı için Fransa'yı cezalandırdığından kuşkulanırken, A.B.D'nin Japonya'nın desteğine karşılık Rokkasho'dan yana olduğu söylentileri de vardı. Sonunda, Japonya ile AB aralarında bir anlaşmaya vardılar. Japonya, Avrupa'nın daha büyük bir sözleşmeye imza atması ve Japonya'daki füzyon araştırmalarına katkıda bulunması koşuluyla, Rokkasho önerisini geri çekmeyi kabul etti.
Böylelikle, ITER araştırmacıları artık birkaç onyıl ılık Akdeniz güneşinin altında çalışacakları günleri iple çekmeye başlayabilirler. Dünya da, eninde sonunda çalışan bir füzyon reaktörüne kavuşmuş olur.
Resim 12: Closing the circle. After 20 years of research, usion scientists are ready to start building the TER reactor. |